Recep Tayyip Erdoğan sonrasında AKP liderliği için adı geçen SP Genel Başkanı Numan Kurtulmuş, 2007'de bir davet aldığını doğruladı. Kurtulmuş, teklifin içeriğini bir cümlede özetledi: Saadet'teki gelişmelerle ilgili uyardı!..
Ben 27 Mayıs’ın, onu izleyen 22 Şubat ve 21 Mayıs’ın, yaklaşık on yıllık aranın ardından 12 Mart’ın canlı tanıklarındanım.
12 Eylül’ü de -içinde değilse bile- bedenimde ve yüreğimde dehşetle duyumsayarak yaşa-dım…
Neden mi sıraladım sabıka kaydımı?
Değineceğim konuda az çok deneyimli biri olduğumu peşinen vurgulamak için...
Evet, ben yetmiş yedi yıllık yaşantımda iki müdahale ve iki de -bilinen- müdahale girişiminin ta içinde bulunmuş; birinin ise kıyısında, ama felâket rüzgârlarını derinden soluyarak ürper-miş bir pir-i fâniyim.
Yani öyle veya böyle, rastlantısal veya deneysel de olsa, “darbe-i hükümet” taktik ve tek-niklerini bilen biri sayılırım. Ama nedense şu son Ergenekon ya da Balyoz vb… darbe iddia-ları ile ilgili olarak yapılan yayınlar karşısında şaşkınım!
Çünkü…
Benim bildiğim “darbe”, en yaygın kullanımıyla “âni ve sert vuruş” anlamındadır. Öyle usul usul, okşaya okşaya, yavaş yavaş, göstere göstere darbe olmaz.
Oysa anlı şanlı medyamızda okuyorum ki, Ergenekon veya Balyoz darbelerini planlayanlar, darbe araçlarını -silâhlarını- ya Zir vadisinde, Gölbaşı’nda, Poyrazköy’de şurada burada top-rağa gömmüşler, ya da Ümraniye’de bir gecekondunun çatısına saklamışlar veyahut da Koç Müzesi’ndeki denizaltının karinesine gizlemişler!!!
Deneyimlerime göre darbe silâhlarını toprağa gömen veya gecekondu çatısında ya da çürü-ğe çıkmış-müzelik bir denizaltının karinesinde saklayanlar ancak vodvil sanatçısı olurlar, dar-beci olamazlar.
Darbeciliğin raconuna sığmaz bu tür zerzevatçımsı davranışlar...
Darbeyi yapacağın (G) günü (S) saatinden önce gideceksin Poyrazköy’e, Zir’e, Gölbaşı’na, başlayacaksın kazmaya toprağı, çıkaracaksın silâhı ve mühimmatı…
… veya indireceksin Ümraniye’deki gecekondunun çatısından el bombalarını…
… ya da gizlice aparacaksın müzelik denizaltının karinesine sakladığın patlayıcıyı…
Sonra gidip darbe yapacaksın!!!
Demezler mi adama:
“Ulan oğlum, senin zaten belinde beylik silâhın, omzunda fişekliğin, garajında tankın-topun, üssünde uçağın yok mu? Ne gerek ve Zir’de, Poyrazköy’de, Gölbaşı’nda kazma sallamaya, Ümraniye’de gecekondu yağmalamaya, hele de müzede denizaltı soyma-ya?..”
Sonra da bir taraflarıyla gülmezler mi?..
***
Ben hep takılıyorum AKP Grubu’nun damadı Prof. Dr. sanlı, ülkücülükten Tansu Çiller’ciliğe, oradan Mesut Yılmaz’cılığa ve derken daha bir hidayete erip AKP’ciliğe transfer hani o Türk-lüğünü öne çıkarma sevdalısı Seçkin’er (pardon Mümtaz’er) Türköne’nin geçtiğimiz 2009 yılı içindeki -en son da 29 Ekim’deki- yazılarında gevelediklerine…
Şöyle diyordu hazret:
“Türk askerinin şerefini, ülkemizin güvenliğini, Türkiye’nin birliğini, halkın hukukunu, devletin bekasını koruyabilmek için bu ‘kurumsal yapı’ya son vermemiz ve yeni bir or-du kurmamız lâzım.”
Seçkin -pardon mümtaz- er’in bu tümcesi, bence “niyet beyanı” niteliğindedir ve de halk di-line yerleşmiş bir eski sözü anımsatmaktadır bana.
Ne demiş atalarımız:
“Erken öten horozun başını keserler!”
Ama anlaşılan, belli kesimlerde yerleştiği anlaşılan bir niyetin açıklanmasında ön alma telâşı ve öylelikle grup damatlığı ötesi mansıplara tırmanma hırsı ağır basıyor hazretin. Coşkuyla atılıyor öne, “terhis edelim bu TSK’yi” diye feryat ediyor; yerine de -cehaletinden- “Nizam-ı Cedit’i kuralım” diyor -Nizam-ı Cedit’in “yeni düzen” demek, o yeni düzenin ilk askeri gü-cünün de “Asakir-i Mansure-i Muhammediye” olduğunu bilmiyor-…
İster istemez kuşku uyanıyor insanda:
Bu birinci, ikinci, bilmem kaçıncı Ergenekon’du, Balyoz’du, şuydu, buydu…
Sakın o mümtaz zat-ı muhteremin telâş ve hırsla ağzından kaçırıverdiği, asıl “niyet”e dönük kapsamlı bir restorasyon planının yıllardır titizlikle uygulanan, geliştirilen evreleri olmasın?..
Zihninizde canlanıveriyor Fethullah Gülen hoca efendinin ABD’ye hicreti öncesinde müritle-rine öğütlediği iktidara tırmanma taktiğinin son paragrafının şu son tümcesini:
"Tüm bu mücadele sırasında sokağa çıkmak ve gereksiz eylem yapmak kesinlikle yok. Kendinizi deşifre etmeyiniz. Bizim görevimiz okullar açmak, öğrenciler yetiştirmek, bu öğrencileri geleceğin valileri, kaymakamları, emniyet müdürleri, öğretmenleri, bakanla-rı, milletvekilleri yapmaktır. Bizim de sokağa çıkacağımız gün gelecek ama sokağa çık-tığımızda her şey istediğimiz gibi bitmiş olacak"
Düşünüyorsunuz…
Eğitim, tamam!
Bürokrasi, tamam!
Ne kaldı geriye?
Yargı ve ordu…
Ne diyordu hoca efendi:
“Dikkatli olmalıyız. Erken harekete geçersek, tepemize binerler. Durmadan hazırlanma-lıyız. Zamanı gelince, uygun boşluk bulunca maratona geçeriz. Devlet memuru arka-daşlarımız kahramanlık yapamazlar. Erken vuruş yaparlarsa dünya başlarını ezer. Bü-tün anayasal müesseselerdeki güç ve kuvveti cephenize çekeceğiniz ana kadar her adım erken sayılır.”
Yoksa o “Bütün anayasal müesseselerdeki güç ve kuvveti cephenize çekeceğiniz an” gelmiş olmanın?
Erzincan’da cemaati soruşturan Cumhuriyet Başsavcısı içeride…
Adalet Bakanı, en yüce yargı organlarını kurulmuş zemberek gibi “gasp”la suçluyor.
Genelkurmay’dan, şuradaki buradaki askeri birliklerden yağmur gibi GDO’lu belgeler yağ-makta…
Abuk sabuk suikast ihbarları…
Kozmik oda baskınları…
Zir’de, Poyrazköy’de, Çubuk’ta, Gölbaşı’nda, Ümraniye’de, Erzincan’daki baraj gölü kıyısın-da, Boğaz’da… ele geçirilen nesebi gayr-i sahih silâh ve mühimmat...
Kendi uçağını düşürmeler, cami bombalamalar, stadyumları doldurmalar…
Ve dahi “makarr-ı hükümet” Ankara’yı es geçip de, 1/25000’lik İstanbul paftası üzerinde “taklib-i hükümet” projeleri planlamalar…
Yaşadığım onca deneyime dayanarak itiraf etmeliyim ki:
Aziz Nesin’in yokluğunu hiç bu denli derinden hissetmemiştim…
Eklenme Tarihi :2010-02-28 19:22:50) | Okunma sayisi : 242