“Eyyvah Eyvah”ta Ata Demirer’le kamera karşısına geçen ve bir bar şarkıcısını canlandıran Demet Akbağ, şu sıralar hem o filmdeki Firuzan karakteriyle hem de gala gecesi dikkat çeken estetik operasyonlarıyla konuşuluyor. Estetik operasyon geçirdiğini inkar etmeyen ve “Evet, yüzümü gerdirdim” diyor.
Sevgili okur, bu yazıyı siyasi bir değerlendirmeden çok insani bir duyarlılık ve kaybettiğim eşime olan saygımdan dolayı yazmak zorunda kaldım.
Çünkü ben her zaman ve her koşulda “sosyal demokrat” ve (sol) düşünceli bir insan olarak; “Ceberut Devlet” anlayışına tavır koyup “Sosyal Devlet” anlayışını savunmuşumdur.
Her şey devlet için fikrini savunan veya onun gücü ile hükümran olanlara karşı da mücadele etmekten kaçınmamışımdır.
Sosyal Devlette “birey” ve onun hakları her şeyin üstünde yer alır.
Çünkü “Sosyal Devlet” anlayışında her şey insan içindir.
Devletin tüm kurumları da insanın eğitimi, gelişimi, refahı, sağlığı, geleceği ve en başta da yaşam hakkı olmak üzere hak ve hukukunu korumak ve yasalar karşısında eşitliğini savunup garanti etmek için vardır.
Ya da var olmalıdır...
Güçlü, saygın ve çağdaş bir devlet olmanın gereği budur. Daha doğrusu bu olmalıdır…
Şeyh Edebali’nin Osman Gazi’ye yaptığı nasihati veya vasiyeti hatırlarsak:
“Mülkiyet, saltanat sende diye insanları hor görme. İnsanı yaşat ki, devlet yaşasın” sözlerinin anlamını daha doğru anlamış oluruz.
Şimdi bunları neden anımsatma gereği duyduğuma gelince:
Ergenekon adı verilen toplama kampına son olarak derdest edilerek kapatılan:
Üniversite hocaları ve rektörlerinden; Uludağ Üniversitesi eski Rektörü Mustafa Yurtkuran’ın, sağlık sorunlarından dolayı yaşama hakkı göz göre göre ihlal edilip riske atıldığı içindir…
Oysa Uludağ Üniversitesi Rektörü Mustafa Yurtkuran,
Rektörlük yaptığı 8 yıl süresince; eleştirilemez, kızdırılamaz, öfkelendirilemez, herhangi bir hatası veya yanlış tutumu yazılamaz, konuşulamaz, anlayacağınız dokunulamaz insanlardan biriydi.
Tıpkı bu günkü AKP’liler gibi…
Bursa basını 8 yıl süresince kendisini baş tacı yapmış veya yapmak zorunda kalmıştı. O yıllarda gerek şahsı gerekse üniversite ile ilgili, hatta tıp fakültesindeki yanlış uygulamalar sonucu yaşamlarını yitirmiş birçok vaka varken bile tek bir olumsuz haber basında yer alamazdı…
Buna niyet eden veya deneyen basın mensubu da işinden ve ekmeğinden olurdu… Bu iddialarımın aksini yazan veya söyleyen olursa inanın ki yalan söylüyordur. Aynaya baktırın yüzlerinin kızardığını göreceksiniz.
Oysa özgür ve namuslu basın tıpkı “Hukuk” gibidir! Bir gün herkese lazım olur… Bu nedenle medya ve tüm basın mensupları özgür bırakılmalıdır.
Ancak basın mensupları da bilgili birikimli oldukları kadar her koşulda vicdanlı, namuslu, yürekli ve adil olmalıdırlar.
Kalemleri hiçbir gücün ve çıkarın etkisiyle oynamamalıdır.
Hele hele yandaş olmanın körlüğü ile görmez gözlerin ve pranga vurulmuş vicdanlıların ellerinde kalem olmamalıdır.
Ancak artık ülkemizde basının özgür olduğunu söyleyen veya buna inanan vicdanı hür tek bir kişiyi bile bulmak mümkün değil!..
Daha da kötüsü son yıllarda hak-hukuk tanımaz AKP iktidarının yarattığı:
Ekonomik yönden destekleyip güçlendirdiği, cemaat ve tarikat güdümlü medya ve iktidar yalakalığıyla yazar statüsü kazandırılan “ne oldum delisi” olan kalemşorların köşeleri işgal ettiği basın:
AKP iktidarının arzu ve isteği doğrultusunda “Vikingler” gibi önüne gelene saldırıyor…
Nereye mi saldırıyor?
En başta Laik Cumhuriyete ve savunucularına… Kurtarıcımız ve Cumhuriyetimizin kurucusu olan Mustafa Kemal’in tüm devrimlerine…
Zapturapt altına alamadığı ve kadrolarlını emir-eri konumuna sokamadığı tüm kurumlara. Bağımsız yargıya… Çağdaş Üniversitelere… Ama illa da korkulu rüyaları olan ve halkın en güvendiği kurum olan Türk Silahlı Kuvvetleri’ne…
AKP yandaşı medya, arkasındaki iktidar gücü ile iktidara karşıt olanlara veya karanlık gidişe dur diyen tüm namuslu ama en önemlisi yürekli insanlara cihat ilan etmiş.
Bu zihniyet; benliklerini esir almış nefret ve intikam duygusu ile resmen cadı avına çıkmış Engizisyon Yargıçları gibi, kendileri gibi düşünmeyen herkes hakkında hüküm veriyor.
Bu arada görev yaptığı 8 yıl süresince;
Uludağ Üniversitesine yaptığı katkılardan, Atatürkçülüğünden, yurtseverliğinden asla şüphe etmediğim “Güçlü- Dokunulmaz” Mustafa Yurtkuran’a da bu anlayış insafsızca dokundu.
Hemde öyle bir haksızlık yaparak dokundu ki beni bile isyan ettirdi.
En hassas olduğum, en yaralı olduğum, beni zıvanadan çıkaran “yaşam hakkı” ihlal edilerek, riske atılarak kendisine dokunuldu.
Ergenekon bilmecesindeki haksızlıklara ve hukuksuzluklara ilk tepkim ve isyanım Kuddisi Okkır vakasında tavan yapmıştı.
Günlerce gözüme uyku girmedi. İki yıl önce yaşadığım acıları her gün yenibaştan hisseder olmuştum.
Kendisi suçlumuydu, suçsuz muydu bilmiyorum... Ona bağımsız (!) yargı karar verecek. Ayrıca umurumda da değil…
Ben onun iskelet haline gelmiş son görüntülerini, çaresizce boşluğa baktığı gözlerindeki ifadeyi asla unutamıyorum…
Üstelik bu ülkeyi soyanların, 6 yılda trilyonlara hükmeden vampirlerin kol gezdiği bir ortamda; cenaze parası bulamayan bu insan nasıl örgütün kasası olur ve neden suçlu olur buna da benim aklım basmıyor!
Aylardır izlediğim kadarıyla Ergenekon kargaşasında insanların yaşamı kim-vurduya gidiyor.
Yargıyla kolay kolay cezalandıramayacaklarına inandıkları insanları sanki hapishane-gardiyanı kesilmiş olan Azrail’e havale ediyorlar.
Oysa aksi ispat edilene kadar herkes masumdur ilkesini milletçe slogan yapmışız rasgele söyleyip duruyoruz.
Kardeşim, madem aksi ispat edilememiş, hatta daha ne ile suçlandıkları bile ilan edilememiş bu insanlar masum yani suçsuz sayılıyorsa neden cehennem azabı yaşatıyorsunuz?
Neden insanların en kutsal hakkı olan yaşama haklarını ihlal edip riske atıyorsunuz? Neden bu insanların çoluk-çocuğunu, analarını-babalarını- ama en başta da eşlerini bu kadar mağdur ediyorsunuz?
Son bir haftadır ulusal basın:
Ergenekon Toplama kampına götürülmeden iki ay önce kanser teşhisi ile ameliyat edilen ve tedavisi yapılamayan ve üstüne birde kalp damarlarında oluşan tıkanma soncu yaşamı riske giren Uludağ Üniversitesi eski Rektörü Prof. Dr. Mustafa Yurtkuran’dan söz ediyor.
Eşi Prof. Merih Yurtkuran uğradıkları haksızlıktan dolayı AİHM’e başvuracağını söylüyor:
Prof. Merih Yurtkuran, ömür boyu demokrasiyi savunan bir insan olan eşinin bu suçlama lekesiyle ömür boyu yaşayamayacağını, yargılanıp aklanmak zorunda olduğunu belirterek, şunları söylüyor:
“Eşim bu kadar ölümcül hastalıklarla boğuşurken neden tutuklu yargılanıyor? Eşimin özgürce tedavi olma, bu kadar kritik müdahaleler için hekim ve hastane seçme hakkını kullanabilmesi için tutukluluğunun kaldırılmasını istiyoruz. Şu anda hangi hastanede ne zaman ameliyat olacağını bilmeden bekliyor.
”Binlerce doktor yetiştirmiş bir insanın bu şekilde belirsizlik içinde olması çok üzücü. Şu anda önceliğimiz, sağlık sorunlarının halledilmesi.
Daha sonra Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne (AİHM) başvurmayı istiyorum.”
Sayın Merih Yurtkuran’ı ve çektiği acıyı, verdiği onurlu mücadeleyi iddia ediyorum ki benim kadar kimse anlayamaz.
Kendisine verdiği mücadele için saygı duyuyorum. Eşinin uğradığı haksızlık karşısındaki dik duruşuna, isyanına, feryadına benzer acıları yaşamış bir insan olarak aynen katılıyorum…
Hele ki “Binlerce doktor yetiştirmiş bir insanın bu şekilde belirsizlik içinde olması çok üzücü” sözleri inanın benliğimi sarsıyor.
Onu anlıyorum. Ne hissettiğini biliyorum… Tüm samimiyetimle kendisinin acısını da paylaşıyorum.
Bende can yoldaşımın, arkadaşımın ve eşimin UÜ’de kaptığı hastane enfeksiyonu sonucu yaşadığı azap ve orada uğradığı haksızlıklar ve ihmaller karşısında böyle acı çekmiştim.
Bu gün bile keşkeler ve acabalarla gerçeğin ne olduğunu düşünüp ortaya çıkarılması UÜ’ yönetimince engellendiği için delleniyorum…
Ayrıca;
O zor günlerde telefonda veya yanıma gelerek benim acımı paylaşan, yıllardır yapılan hatalara bizzat örnekler veren basın mensupları ve değerli gazeteciler ne yazık ki bu ihmal ve benzer hataları yazacak, kamuoyuna duyuracak yürekliliği ve insaniyeti gösterememişlerdi.
Bu kuralı o günlerde sadece yerel basına yeni katılan Meydan Gazetesi bozabilmişti.
Yine Meydan Gazetesinde köşe yazarı olan ve daha önce Mustafa Yurtkuran’ın gazabına uğrayıp Bursa Hâkimiyet’teki işinden olan; Yenibursa adlı internet gazetesinin sahibi Mehmet Ali Yılmaz, tüm baskılara karşın bu tür sorunları köşesine taşıyabilmişti. (Tek örnek )
Sevgili dostlar,
Çok acıdır haklı iken haksızlığa uğramak… Çok zordur devlet gücünü ceberutça kullanan zihniyetin karşısında eli-kolu bağlanıp hak- hukuk aramak…
Bu nedenle bu tür koşullarda çaresizliğin ne demek olduğunu bizler çok acı çekerek öğrendik.
Tıpkı Merih Yurtkuran gibi bende yapılan tüm haksızlıklara bu kadar duyarsız kalınmasına, hukukun yok sayılmasına, gücün ve devlet kurumlarının bu kadar keyfi ve insan yaşamını hiçe sayan bir otoritenin keyfiyetine bırakılmasına tepki duymuştum.
Ben ve kızım, eşimin ardından “Ülkesine binlerce yararlı insan yetiştiren, öğrencilerine her zaman; hakkı, hukuku öğreten, vicdanlı ve adil olmayı, dürüst olmayı, devletine, milletine, bayrağına ihanet etmemeyi, harama el uzatmamayı öğreten eşime yapılan hukuksuzluğa isyan etmiş ve çok acı çekmiştik.
Hâlâda çekiyoruz.
O zor günlerde eşimin yaşama hakkına hiç saygı duyulmamasına, yapılan hataları örtmek için Hipokrat yeminlerinin çiğnenmesine, gerçekleri saklamak için basına yapılan baskıyı bir insan olarak utanç içinde izlemiştim.
Hele hele Adli Tıp Kurumunun, Cumhuriyet Savcısının denetiminde ve yeminli 8 kişinin huzurunda yaptığı otopsiyi….
Ve düzenlediği 8 imzalı raporunu; UÜ’den gördüğü baskı sonucu tam bir yıl sonra hukuki bir gerekçesi ve geçerliliği olmadığı halde bir kağıt parçasına iki imza ile karar değiştirtmesinin tezgahlanmasını nefretle karşılamıştım.
Şanlarına-şöhretlerine helal gelmemesi için devlet olanaklarıyla sağladıkları saltanatları sarsılmasın diye her yol mubah diyen anlayış; yaşama hakkına saygı duymadığı gibi ölüye de saygı gösterememişti.
Ben elimden geldiği kadar tüm belgelerimle, tanıklarımla sadece gerçeğin ortaya çıkması için mücadele ederken ve tek isteğimin yargının yani hukukun önünün açılması ve buna izin verilmesi olduğunu beyan ederken nedense herkes suskun kalmıştı!
Gözler görmez, kulaklar duymaz, vicdanlar sızlamaz ve ağızlar mühürlü olmuştu…
Bende o gün bu kara vicdanlılara, bu haksızlıklara göz ve kulak kapatanlara, göz göre göre ölüme sebebiyet verenlere ses çıkarmayanlara yuhh… demiştim.
Genç yaşta UÜ’de yapılan bir hata ve ihmal sonucu gözlerimin önünde ölen Nevin’in ardından ağlayan bebelerine ve onlarca insanın hastane enfeksiyonu sonucu gözlerimin önünde ölürken resmi raporlar da bu gerçeğin gizlenmesine suskun kalanların hepsine yuhhhh….yuhhh… demiştim..
Bu arada tüm olanları bilen, gören, duyan ama vicdanları katran kaplı ama eli kalem tutanların duyarsızlıklarına da yuhhh olsun yazıklar olsun sizlere demiştim.
Yine o günlerde eski AP İl Başkanı İlker Özaraslan’ın tüm rapor ve belgelerle tek tek basın mensuplarını bilgilendirip “UÜ’de Annemi öldürdüler” diyen sesine kimsenin kulak kabartmadığını ve kalem oynatmadığını veya oynattırılmadığını görünce de yuhhhh… demiştim.
Bu nedenle Merih Yurtkuran’ı en iyi ben anlarım. Çünkü çok zordur haksız ve kontrolsüz güç kullanımına karşı direnmek…
Bu arada sevgili büyüğüm, Gazeteci Yılmaz Akkılıç bu konuyla ilgili “Yuf olsun bizlere” başlığıyla çok duyarlı, sarsıcı, tepkili ve öğretici (!) bir yazı yazmış
Ve bakın ne demiş:
“Sayın Yurtkuran’ın görev yaptığı bu sekiz yıllık dönem boyunca, -yine belleğim yanıltmıyorsa beni- üniversitemizin akademik kadroları büyük ölçüde destek sağladılar selef Rektör’e.
Selef Rektör’ün kimi zaman uzlaşmaya yanaşmaz tutumlarından yakınanlar, onunla aynı gö-rüşte olmayanlar, davranışlarını demokratik bulmayanlar, bir biçimde çıkarı zedelenen veya haksızlığa uğradığına inananlar, uğrayanlar yok muydu?
Vardı kuşkusuz, olmaz olur mu hiç?...
Prof Dr. Mustafa Yurtkuran hayat-memat mücadelesi veriyor…
… halef Rektör’ün ve Uludağ Üniversitesi câmiasının duyarsız kalmasını, kalmalarını, sesle-rinin soluklarının çıkmamasını anlamakta zorluk çekiyorum.
İçim sızlıyor…
Şimdi Sayın Yurtkuran -adının bile böyle anılamayacağı mahkeme zabıtlarına geçmiş- “Er-genekon Davası” kapsamında Silivri Cezaevi’nde…
… ve hasta, yaşamını yitirme riski olduğu tıp uzmanlarınca belirtiliyor…
Halef Rektör suskun, üniversitemizin akademik kadroları -başlangıçtaki pek cılız tepkinin dı-şında- suskun, üfürdüğü zaman mangalda kül bırakmayan Bursa medyası suskun, Üniversi-te-Sanayi İşbirliği’nin taraflarından BTSO suskun, Bursa Barosu suskun, STÖ’ler suskun…
Herkes suskun, hepimiz süt dökmüş kedi misali pısmışız…
Ölü toprağı serpilmiş üzerimize…
Ve biz, bütün bu yukarıda saydıklarım… öylece bakıyor, izliyor, biat eyliyoruz…
Birkaç kadir bilirin dışında kılımız kıpırdamıyor…
Gıkımız çıkmıyor…
O çarpık “bana dokunmayan yılan bin yaşasın” mantığıyla, başını kuma gömen devekuşları misali kıçı açıkta bekleşiyoruz…”
Bu duyarlılığından dolayı sevgili Yılmaz Akkılıç’a çok hak veriyorum… Lakin neden bu kadar geç kaldığını ve toplumsal duyarlılık oluşturmada neden bu kadar seçici olduğunu da anlayamıyorum.
Ve ona diyorum ki;
“Sevgili Yılmaz Ağabeycim, bu tür haksızlıklara ses verecek namuslu, onurlu, cesur, satılık olmayan, yüreği insan ve yurt sevgisiyle dolu olanları 12 Mart’larda ve Faşist 12 Eylül darbelerinde kurban verdik…
Geride kalan kelaynaklarında kolunu kanadını kırarlarken hatta kendinden sandıkları tüylerini yolarlarken kimseler ses çıkarmadı ve olaylar sadece izlendi…
Sen şimdi kime ve neden sesleniyor hangi hakla sitem ediyorsun anlayamadım ki?
Yaşam hakkı bu dünyada sadece Eski Rektör Mustafa Yurtkuran için mi önemli ve ulvidir?
Keşke bu çağrıyı yıllarca krallığını ilan edip herkesi susturan güçlü bir rektör için değil de kimsesiz, sesini soluğunu çıkaramayan, çıkarsa da duyuramayacak UÜ’de özellikle tıp fakültesindeki mağdurlar için koysaydın. Orada da ihmal ve hatalar sonucu yüzlerce insanın yaşamı hiçe sayıldı.
Nasıl olsa Mustafa Yurtkuran gibi güçlü bir insana zaten arka çıkanda sahip çıkanda olacaktır. Ayrıca Ulusal basın gereğini fazlasıyla yaptı.
Sen keşke bu konuda kimsesizlerin sesi olsaydın… Hiç olmazsa İlker Özarslan’ın da bir tek sen sesi soluğu olabilseydin.
Ondanda geçtim…
Daha kısa bir süre önce hastane yangınında “yoğun bakım ünitesindeki çaresiz 9 insanın göz göre göre fişlerinin çekilip ölüme terk edilmelerini kınamak ve bu tür ölümlere dur demek veya dedirtmek için bu “Yuh olsun bize” yazısını yazsaydın da bende bu kadar hayal kırıklığına uğramasaydım.
Akıl vermek gibi olmasın ama tabî ki birde unutmamamız gereken:
Kimin arabasına binerse onun türküsünü söyleyenlerle bu iş olmaz. Olmadığı da ortada… Toplumsal duyarlıklarda çağrı vicdanlarda yer bulursa güçlü olur…
Sevgili ağabeycim, sen üstüne bir yorgan ört de boş yere kıçın üşümesin…
SON NOT:
Bu yazı kim ne derse desin, nasıl değerlendirirse değerlendirsin bir intikam ve öc- alma yazısı değildir.
Ama…. adam olan herkese ciddi bir ders alma ve kendileriyle yüzleşme yazısıdır.
Demokrasilerde kimse dokunulmazda, ayrıcalıklıda değildir. Yaşam hakkı herkes için kutsaldır.
Sevgili okur, yazı başlığını tüm samimiyetim ve duyarlılığımla attım… Yaşanan olayların içinde bir tek Merih Yurtkuran’ın acısına ve mücadelesine inanıyor ve onun samimi feryadını hücrelerime kadar duyabiliyorum.
Ve ona diyorum ki;
“Sayın Merih Yurtkuran Allah eşinize acil şifalar versin. Siz en azından sesinizi duyurup bir nebze de olsa başardınız.
Artık eşinizin yanındasınız: Onun elini tutup sevginizi hissettirebileceksiniz. Hatta eminim ki bir eş gibi değil bir anne şefkatiyle onu sarıp sarmalayacaksınız.
Gerisi de bağımsız (!) yargının işi…
Allah bu arbedede haksızlığa uğrayanların, hayasızca iftiralara ve tertiplere muhatap kalanların yardımcısı olsun.
Ayrıca Mustafa Yurtkuran mutlaka iyileşmeli… Adil bir yargılanma sonucu beraat etmeli ve siz “AİHM” gitmek zorunda kalmamalısınız!
Çünkü, aksi çok absürt bir durum olur.
Bizim AİHM’ deki davamızda kendileri ve kurumu; hukuku engelleyen, adil yargılanma hakkını kullandırtmayan, baskı sonucu değiştirilen bir kağıt parçasına sığınıp gereçeğin ortaya çıkmasını engelleyen bir konumda iken diğer davada aynı nedenlerle mağdur olması kafaları da vicdanları karıştırır.
Bu nedenle tüm kalbimle kendilerine acil şifalar ve adil yargılanmalar dilerim…
Yine aynı nedenlerle haksız yere toplanan, kurmaca veya uydurma delillerle hem sağlıklarından hem özgürlüklerinden yoksun bırakılan tüm mağdurlara ve gerçek yurtseverlere sabır diliyorum.
Asla umutlarını yitirmesinler ve unutmasınlar:
“Keser döner, sap döner…. Gün olur hesap döner….”
Eklenme Tarihi :2009-06-28 19:26:33) | Okunma sayisi : 400
KUTLUYORUM sizi yiğit kalem Güler BUĞDAY
Firavunlar da sonunda acı yı tattılar.Etme bulma dünyası bu dünya! Dün kralın zülmüne sessiz kalanlar şimdi kral öldü yaşasın yenisi diyenler işte asıl sorun burada! hani nerde MESLEK ETİĞİ,nerde vicdan, dik duruş nerde? 07.12.2008 06:02