Ben, Cladius ve Tanrı Cladius


Refik TİRET

Refik TİRET

11 Şubat 2017, 18:58

Yine bir kitap yorumu yazmak geldi içimden. Okuduğum tüm kitaplar hakkında yazmıyorum ya da yazamıyorum demeliyim. Severek okuduğum bir çok kitap hakkında yazmaya yetecek motivasyonu vermiyor çoğu zaman. Kimileriyse okuması zor da olsa -belki biraz da bu yüzden- yazma isteği uyandırıyor içimde. Bahsedeceğim kitap da onlardan biri.

Biri diyorum ama aslında birbirinin devamı iki kitap.

İlkinin orjinal adı "I, Cladius". Türkçesi "Ben, Cladius". İkincisinin adı ise 'Tanrı Cladius' (Cladius The God).

1930'larda İngiliz Yazar Robert Graves tarafından yazılmış.

İşbankası Yayınları'nın Modern Klasikler serisinde basılmış.

Ben çocukken TRT'de çok geç bir saatte dizi olarak yayınlanırdı ve ben de ilgiyle izlerdim. Tarihe ve özellikle Roma İmparatorluğu tarihine hayat boyu süren merakım sanırım bu diziyi seyretmemle birlikte başladı.

Bu iki kitap sadece Claudius'un değil, Roma'nın ilk dört imparator'unun dönemini ayrıntılarıyla anlatıyor. 

Roma Devleti bir krallık olarak kuruldu ama sonra senato tarafından yönetilen bir cumhuriyet'e evrildi. Evet şaşırmayın ama antik çağın bu en büyük devleti 2500 yıl önce bir tür temsili demokrasiyle yönetiliyordu. Gerçi bugünkü anlamıyla bir demokrasi olarak tanımlanması imkansız denilebilir. Soyluların ve sıradan halkın eşit haklara sahip olmadığı, kadınların yönetimde asla yeralmadığı (en azından görünürde) ve köleliğin son derece normal karşılandığı bir dönemde sadece seçkinlerden oluşan bir senato yönetimi var diye demokrasiden söz etmek elbette mümkün değil. Yine de ortada bir kral yahut monarşik bir tek adam olmadan o dönemin en güçlü devletinin 500 yıl boyunca senato tarafından yönetilmesi muazzam bir başarı değil mi sizce de? Unutmayın ikibin yıldan daha eski tarihlerden bahsediyoruz. Aslında demokrasinin ilk örnekleri daha da eskiye, Yunan şehir devletlerine dayanıyor ancak bu konuya girersek çıkamayız.

Yne aynı nedenle Cladius'un imparator olmasına kadar olan dönemi de mümkün olduğunca kısa geçeceğim.

Roma tarihinin en ünlü insanı bildiğiniz gibi Jul Sezar'dır (Gaius Julius Caesar). Hani şu senatoda en yakın dostu tarafından bıçaklanarak öldürülen ve meşhur 'Sen de mi Brutus' sözünün sahibi Sezar. Mısır Kraliçe'si Kleopatra'nın kalbini çalan ve hatta ondan bir oğlu olan, Latin dillerindeki haziran ayına ismini veren hepimizin bildiği Sezar.

İşte bu Sezar neden öldürüldü biliyor musunuz? Çünkü senatodan yetkiyi tamamen alıp tiran olmasından korkuluyordu da ondan. Elbette kişisel kıskançlıklar, gücü kendisine isteyen birilerinin bin çeşit sebeple yarattığı komplolar da işin yan sebepleriydi ama ana sebep senatonun cumhuriyetten monarşiye geçişi engelleme refleksiydi.

Sezar öldürülünce evlatlık oğlu Octavius ile en yakın generali Marcus Antonius arasında bir iktidar savaşı başladı. Bu arada Antonius da gönlünü Kleopatra'ya kaptırmış ve Roma'nın tahıl ambarı Mısır'a hakim olmuştu. Bir sürü kumpasın, savaşın ardından genç, deneyimsiz ama son derece stratejik davranan akıllı Octavius, deneyimli ve başarılı bir general olan fakat ayıptır söylemesi biraz aklı uçkurunda olan Marcus Antonius'u yenilgiye uğrattı. Sonra da Augustus Sezar adıyla Roma'nın ilk İmparatoru oldu (M.Ö.44).Tahmin edebleceğiniz gibi Ağustos ayının ismi de ondan geliyor.

Yüzyıllardır soylu ve zengin sentaörlerden oluşan güçlü senato tarafından yönetilen Roma, genç imparatorun yönetimine kolayca girmedi. Dedim ya deneyimsizliğine rağmen Augustus akıllı ve stratejik davranmayı bilen biriydi. Jul Sezar'ın düştüğü durumdan ders aldığı için gücü eline birden bire değil, yıllar süren ve iyi planlanmış stratejik adımlarla yavaş yavaş geçirdi. Hatta bu görevi aslında istemediğini, cumhuriyetten yana olduğu izlenimini vermeye çalıştı sürekli. Yaşanılan tehlikeli dönemde buna mecbur kaldığını ve sadece kriz dönemi geçinceye kadar kalacağını, ilk fırsatta cumhuriyete dönüş yapılacağını bildirdi. Bu sayede iç ve dış düşmanlara karşı daha güçlü olunacak ve krizler kolayca atlatılacaktı. Elbette ne kriz dönemlerinin sonu geldi ne de iç ve dış düşmanlar bitti. Augustus yavaş yavaş senatoyu kendi adamlarıyla doldurdu, bürokrasiyi ve orduyu ele geçirdi. Hayatının sonuna kadar da imparator olarak kaldı. 

Bu süreçte karısı Livia'nın da muazzam bir etkisi var. Hatta devleti perde arkasından yönetenin karısı olduğunu söylemek hiç de yanlış olmaz. Gölgedeki gücünü devam ettirebilmek uğruna başta kendi ailesinden olmak üzere kaç kişiyi zehirlediği, komplolara kurban ettiği ve idam ettirdiğini anlatmak için Robert Graves'in yaptığı gibi bin sayfadan uzun iki roman yazmak gerek. En büyük amacı da ilk eşinden olan oğlu Tiberius'un imparator olmasını sağlamaktı.

Bu Roma'lıların ölmeden önce ilginç ve unutulmaz bir laf etme merakı varmış anlaşılan. Ölümünden sonra senato tarafından tanrı ilan edilen Augustus'un da son sözü 'gösteriyi sevdiniz mi?' olmuş. Roma'nın karmaşık dini sisteminde bazı insanların öldükten sonra tanrılaştırılması alışılmadık bir durum değildi.  

İkinci İmparator Tiberius da başlangıçta sanki bu görevi zorla almış da en kısa zamanda cumhuriyeti yeniden kuracakmış tavrında oldu.  Elbette o da hiçbir zaman böyle birşeye yanaşmadı. Annesi Livia'nın ölümüne kadar onun gölgesinde ve kontrolünde son derece acımasız ve duygusuz bir tiran oldu. Muhalefeti ve imparatorluk alternatifi olma potansiyeline sahip herkesi çeşitli suçlardan yargılatıp idam etti ve servetlerine el koydu. Üstelik bunların tümünü kendi kontrolündeki mahkemelerin ve senatonun yardımıyla yaptı. Son yıllarını ise gücü kendisinden daha gaddar muhafız komutanı Sejanus'a emanet ederek zevk ve sefahat alemlerine daldı.

Tiberius'un ölümüyle birlikte yine zehirlenen, idam edilen bir sürü komplonun kurbanı olan imparator namzetlerinden en yanlışı, en arızalısı olan Caligula imparator oldu. Tam anlamıyla bir akıl hastası olan Caligula bile iktidarına iyi niyetli yaklaşım ve davranışlarla başladı. Halkla orduyu yanına çekmek için ne gerekiyorsa yaptı. Ancak, çok kısa bir süre içinde ne kadar ağır bir ruh hastası olduğu ortaya çıktı ve akıl almaz icraatlarına başladı. Öncelikle kendini tanrı ilan etti. Atını senatör yapmaya kalktı. Muhalif olanları veya kendisi için tehdit oluşturabilecek olanları bir kenara bırakın canının istediği herkesi katlettirdi. Arenadaki gösteriler sırasında seyircilerden sinirine dokunanları arslanlara attırmaktan çekinmedi. Bir defasında koca orduyu Deniz Tanrısı Neptün'e karşı savaştırmak için dalgalara saldırttı ve ganimet olarak tüm askerlere deniz kabuğu toplattı. Bu dönemin komploları, cinayetleri, devlet terörü, sefahat alemleri, çılgınlıkları anlatmakla bitmez gerçekten. Sonuçta bu durum fazla uzun sürmedi ve uğradığı suikast sonucunda büyük bir söz de söyleyemeden terk-i dünya eyledi.

Caligula'nın ölümünün hemen arkasında yaşanan kargaşada askerler bir perdenin arkasında saklanırken buldukları Cladius'u imparator ilan ettiler.

İşin ilgin tarafı şu; Cladius, imparatorluk ailesinde o güne değin hiçbir varlık gösteremeyen, annesi ve onu büyüten babaannesi (Livia) tarafından bile gerizekalı olarak görülen, hastalıklı, kekeme bir sakattı. Halk arasında 'Budala Cladius' olarak bilinen bir zavallıydı. Aslında imparatorluk hanedanı Julia-Claudia ailesinden biri olarak acımasız iktidar savaşlarına, cinayetlere ve komplolara kurban gitmemesinin yegane sebebi de bu durumuydu. 

Oysa Cladius salyasını tutamayan bir kekeme ve bir ayağı aksayan bir sakat olmasına rağmen hiç de budala biri değildi. Tam tersine son derece akıllı, sağduyulu bir entellektüeldi. Kendisini tarihi araştırmalara vermiş, bir sürü de kitap yazmış samimi bir cumhuriyetçiydi. İmparator ailesinden biri olarak tek adam yönetiminin ne kadar korkunç komplolara ve cinayetlere yol açtığına en yakından şahit olduğu için bu konudaki samimiyeti gayet inandırıcı geliyor bana.

Aslında imparator olmayı da hiç istememişti ancak bir ikilemle karşı karşıya kaldı. Ya kendisi imparator olacak ya da bir başka imparator namzetinin en büyük rakibi olarak öldürülecekler listesinin en başında yeralacaktı. Böylece bu ateşten gömleği giymeye mecbur bırakıldı. Seleflerinden farklı olarak cumhuriyetin kurumlarını yeniden oluşturmaya samimiyetle uğraştı ve mümkün olan en kısa zamanda cumhuriyete geri dönmeyi hedefledi. Ancak ne yazık ki bir türlü buna imkan bulamadı. Kriz ve buhran antik çağın bu en büyük devletinde asla son bulmadı. 

En büyük darbeyi de delicesine aşık olduğu güzeller güzeli karısı Messalina'dan yedi. Bir gün tüm Roma'nın bildiği ancak kendisinin asla beklemediği bir gerçeği öğrendi ve kelimenin tam anlamıyla yıkıldı. İffetine sonsuz güvendiği karısı tüm Roma'ın en sadakatsiz kadınlarından biriydi ve bu yönünü devleti perde arkasından yönetmek için sonuna kadar kullanan bir nemfomanyaktı. 

Perişan olan Cladius karısını ve muhtemel tüm aşıklarını idam ettirdikten sonra sadece politik sebeplerle öz yeğeni (Caligula'nın kız kardeşi) Agrppina ile evlendi. Aslında bu nefret evliliğini yapmasının tek sebebi kendisinden sonra öz oğlu Brittanicus'un değil, evlatlık aldığı oğlu Nero'nun (Agrippina'nın başka evlilikten doğan oğlu) imparator olmasını sağlamaktı. Amacı kendi oğlunu iktidar kavgalarından uzaklara gönderip güvenliğini sağlamaktı ama oğlu buna karşı çıktı ve büyük bir hata yaptı. Tehlikeyi gören Agrippina, oğlunun imparator olmasını sağlamak için Cladius'u zehirledi ve bir oldu bittiyle Nero'nun imparator ilan edilmesini sağladı. Sonrası malum hikaye; Cladius'un oğlu Brittanicus elbette ilk öldürülenler arasındaydı.

Hayata budala ve sakat bir zavallı olarak başlayan Cladius'un da öldükten sonra tanrılaştırılmış olması tarihin en ilginç garabetlerinden biri olmalı.

Roma'nın uzun tarihinde Nero'dan sonra da ardarda gelen ve neredeyse hepsi suikastlerle ölen bir sürü imparatoru olmuş ama bir daha asla cumhuriyete dönülememiş. 

Hatta bildim kadarıyla yaklaşık 1200 yıl sonra İngiltere Kralı'nın imzaladığı Magna Carta'ya kadar kralların, sultanların veya diğer envai çeşit monarkların sınırsız yetkilerini azıcık da olsa kısıtlayan başka hiçbir girişim bile olmamış. 

İnsan düşünmeden edemiyor; Roma gibi tarihin akışını derinden etkilemiş, insanlığı şekillendirmiş büyük bir devletin bundan iki milenyum önce başlayan demokrasi macerası kesintiye uğramadan devem etmiş olsaydı bugün nasıl bir dünyada yaşıyor olurduk. Bu demokrasi zaman içerisinde evrilip, gelişip insan hakları, hukukun üstünlüğü, güçler ayrılığı, düşünce özgürlüğü, devletin laik olması ilkesi gibi meyvelerini bundan asırlar belki bin yıllar önce vereblir miydi? Bu sayede kölelik çok daha önce ortadan kalkar, din savaşları hiç yaşanmayabilir miydi acaba? Bilim ve sanat kendine çok daha erken gelişme alanı bulup rönesans ve reform için 1600 yıl daha beklemeye gerek kalmayabilir miydi?

Doğru cevabı bilmiyorum.

Ancak, iç sesim sanki olmazdı diyor çünkü insanoğlunun gerçek demokrasiye hala hazır olmadığı bugün bile çok açık görülmüyor mu? Eğitime, okumaya, araştırmaya çok gönülsüz yaklaşan çoğunluğun geleceklerini ve kaderlerini tek bir lidere emanet etmeye ne kadar istekli olduklarını görmüyor musunuz? 

Oysa en verimsiz çok seslilik bile toplum için tek bir sesten çok daha iyidir. Bir delinin çıkıp atını senatör yapmasını engelleyebilecek yegane güç çok sesliliktir.

Demokrasi bence de mutlak mükemmel yönetim sistemi değil. Verimsizlik, çoğunluğun azınlığa tahakkümü, popülist yaklaşımlar gibi bir çok zaafı, eksiği ve açığı var. Ancak bütün bunlara rağmen şu ana kadar insanoğlunun icat ettiği en iyi sistem. Özellikle bireysel özgürlükler konusunda tek bir adamın mutlak hakimiyeti ile asla karşılaştırılamayacak bir sistem. Verimlilik adına bundan vazgeçmemiz aslında özgürlüğümüzden vazgeçmemiz demek.

Özgür kalın.

Meraklısına notlar

Agrippina'nın sonu da iktidarı ele geçiren oğlu Nero'nun elinden olmuş. Hatta o da ölmeden önce hafızalara kazınacak bir söz söylemeyi başarmış. Kendisini öldürmeye gelen askerlere 'bir zamanlar böyle bir canavarı taşıdığım için beni karnımdan bıçaklayın' demiş. 

Nero'un Roma'yı yaktığı ve zevkle seyrettiği söylenir. Hatta hukuk öğrencilerinin çok zorlandıkları 'Roma Hukuku' dersi ile ilgili şöyle bir esprileri vardır; 'Ah be Nero, Roma'yı yakacağına Roma Hukuku'nu yaksaydın'. Tarihçiler bu hikayenin tamamen yalan olduğunu düşünüyor. Tam tersine bu olay sırasında yazlık villasında olduğu ve haberi alır almaz söndürme çalışmalarına katıldığını söylüyorlar.

Yorum yapabilmek için üye girişi yapmanız gerekmektedir. Üye değilseniz hemen üye olun.