Estetik Hesaplaşma ve aklın vıcıklaşması


Kaan ARSLANOĞLU

Kaan ARSLANOĞLU

Okunma 08 Şubat 2016, 00:10

Olay, bu sitede Ubeydullah Günel’in, “İslamcı Erol Nasıl Çıldırdı romanını harika yapan nedir?” adlı yazısıyla başladı. Daha önce “Nihat Genç’in yeni romanı yine harika “ başlıklı bir yazım yayımlanmıştı, Günel’in yazısı buna cevaptı. Ubeydullah Günel’in yazısı altına koyduğum yorumda kısaca görüşlerimde ısrar etmiş, yazarın Cengiz Gündoğdu’yu sıklıkla rehber alan ifadelerine karşı da “Gündoğdu kötü eserleri başarıyla eleştirir, ama iyi eserlerden pek anlamaz” yollu birkaç söz etmiştim. Bunun üzerine devreye Sadık Albayrak arkadaşım da girmiş ve kendilerinin “nesnel” edebiyat eleştirisi yaptığını, benim ise öznel yargılar ileri sürdüğümü belirtmişti. Ne de olsa Cengiz Gündoğdu’nun “Estetik Kalkışma” adlı tuğla gibi bir eseri vardı ve yargılarını burada tüm ölçütleriyle geniş biçimde temellendiriyordu. Benim görüşlerim ise afakiydi. Günel de bunu destekler yönde, bir yargı belirteceksem böyle kapsamlı bir inceleme temelinde belirtmem gerektiğini, bunu benden beklediklerini yazdı. Yani anlayacağınız tuğlaya karşı benden tuğla isteniyordu. Fakat işin garibi ben roman yazarıyım, Gündoğdu ve bu arkadaşlar eleştirmen… Toplamı dört beş tuğla edecek basılmış 12, internette çıkmış 2 romanım var. Ancak eleştirmen olan bu dostlar bunlar üstüne tek kelime etmemişler. Sadece Gündoğdu başka yazıları arasında bir iki kez birkaç cümle sarf etmiş, o kadar. Ama burası Türkiye, her şey tersine, eleştirmeni eleştirmek madem romancıdan bekleniyor, öbür kimliğimi öne çıkarayım ve bu işi yapayım. Ne de olsa aynı zamanda bir kuram yazarıyım, edebiyat eleştirmeni sayılmasam da. Fakat sizin anlayacağınız tuğla mı olur, duvar bloğu mu olur, kalınca bir kütle işte geliyor. Bir edebiyat eleştirmeni olmasam ve bu işten para kazanmasam da, olumlu ve olumsuz eleştirilerimle pek çok kitap üstüne yazılar yazdım. Bazı edebiyat eleştirmenleri o kadar kitap eleştirmemiştir. Ayrıca sanatın ve edebiyatın felsefesine, kuramına değgin çok yazı yazdım. Bunların bir kısmı kitap bölümleridir. Birçok şeye tutarlı ölçütler koymaya ve bu ölçütlere bağlı kalarak nesnel yargılara varmaya çalıştım. Ama herhalde her kısa yazıda veya buranın bin vuruşluk yorum kutularında mevcut inceli kalınlı yapı malzemelerimi gösteremem. Şimdiden bir örnek vermek gerekirse yine bu sitede yayımlanan “Fethi Naci’nin roman eleştirisinde yöntem ve ölçütler” başlıklı yazıyı anımsatırım. Hepsine tek tek geleceğiz. Yeter ki benden nesnellik ve ölçüt beklensin… İlerici siyasetin bile ölçütlerini koyma ,  solculuğu ve sağcılığı bile rakamlarla ölçme  derecesinde hastasıyım nesnelliğin. Demek ki bu yazı dizisinde eleştiriye en yakınımızdakilerle, dostlarla başlayacağız. Araştırmalar, şizofrenlerin ortalama insandan daha fazla saldırgan olmadıklarını gösteriyor. Ama şizofren saldırganlıklarının büyük bölümü yakın çevreye, hatta aile içi bireylere yöneliyor. Dostça bir bilgi akışı sağlanacağını, iyi bir tartışma yürüyeceğini umuyorum. Deliyiz, ama deliliğimizin bilincindeyiz. Bir sorun da tabii şu: Yazarız da bunları kim okur? Geniş kitlelerin, en kötüsü kendini aydın, akademisyen, edebiyatçı falan sananların beyni vıcıklaşmış. Son derece pespaye yazarlar ve vasat eserleri bol okuyucu ve “fan” buluyor. Vıcıklaşan akıllara vıcıklık nedir, nasıl anlatacaksın. Olsun, madem istendi, toparlayalım. Ortaya koyalım. Bir yerde bulunsun. Nasıl olsa başvuranlar çıkacaktır. Yalçın Küçük ve Estetik Hesaplaşma O halde konuya “Estetik Hesaplaşma” ile başlayalım. Yalçın Küçük’ün 1987’de çıkan kitabı. Tekin Yayınevi’nden. Taylan Kara birkaç kez şunu söylemişti bana: “Yalçın Küçük yaşamı boyunca yalnızca bu kitabı çıkarsaydı bile çok büyük bir iş yapmış olurdu.” Okuyup okumadığımı sordu bana, “Muhtemelen okumuşumdur, ama hatırlamıyorum” demiştim. Bu işe girişince ilk o kitabı bulup okumak elzem oldu. Kitaba şöyle bir bakınca daha önce okuduğumu anladım. Hele bir “Yapısalcılık” bölümü var ki, yıllardır kendi kendime “Yapısalcılık üstüne çok iyi bir yazı okumuştum fi tarihinde, ama nerede?” diye sorar, her yanı araştırır, bulamazdım. İşte o da kitabın içindeymiş. Yapısalcıların yapı.. yapı.. diyerek aslında bilimsel olarak bir anlam ifade eden ve hatta bilimsel düşüncenin temellerinden biri olan yapı kavramını, gelişim çizgisinden, tarihinden, bağlantılarından ve bütünlüğünden kopararak nasıl anlamsızlaştırdıklarını yetkin bir dille ve ayrıntılı olarak anlatıyor Küçük.  “Yapı olmadan bir hiçiz” hakikaten ama yapısalcıların elinde yapı nasıl hiçleştiriliyor, ne komik durumlara düşüyor, onu çok güzel ortaya koyuyor Küçük. Ve bunu 1987’de yapıyor. Postmodernizmin temellerine Saussure’ü, Foucault’su ile, Türkiye’de Tahsin Yücel, Adnan Benk, Berke Vardar ve Melih Cevdet’iyle ilk darbeleri vurmuş oluyor. Bu kitapta postmodenizmin sözü edilmiyor gerçi ve ayrıca Hoca Freudculuktan da kopmuş değil, ama yapısalcılık eleştirisi cidden  esaslı. Yapısalcılık, o zamanın meşhurları (bugün de öyledirler) Barthes, Berger cambazlarının eleştirileri bir yana, Estetik Hesaplaşma’da en büyük yer Kundera’ya ayrılıyor. Bu iğrençlik yazarının anti-sosyalist Batı alemince nasıl iyi bir romancı, bulunmaz bir düşünür gibi parlatıldığını, ama soysuzluğun aslında ne çukurlara kadar indiğini belgeli, kanıtlı, nesnel ve de öznel olarak bir bir ortaya koyuyor. Türkiye’de onu pazarlayan kimdir? Murat Belge ve İletişim ekibi. Arkalarında sağlı sollu köşe yazarları ordusu, bütün bir medya. Olay sadece bir mal pazarlama ve para kazanma davası değildir, arkasında ideolojik kirli hesaplar vardır: Dünya emperyalist-kapitalist sistemine kafa direncini kırmak. Beyinleri çürütmek.Eylülist rejim siyaseten ve fiziksel olarak solun belini kırmıştır, şimdi akılları da teslim alması gerekmektedir ki diktasını pekiştirebilsin. Bu dev dalgaya o dönem neredeyse tek başına Yalçın Küçük direnir. Daha önce de Ahmet Altan, Latife Tekin merkezli “Küfür romanları”nın ipliğini pazara çıkarmıştır. Şimdi de Kundera saldırısını püskürtmeye çalışmaktadır. Bunun o kadar eski bir tarihte, “eylülist” rejim henüz işkencesi, zindanı, mahkemesiz infazlarıyla saldırırken yapılması, bu kadar çabuk bir refleks gösterilmesi önemlidir. Çok önemlidir. Bu çalışma sadece önünde saygıyla eğilmeyi hak etmiyor, onu boş verin, bugün de okumayı, okunması için çaba harcamayı gerektiriyor. Aslında aynı dönem 80 Darbesi’yle tamamen ezilen sosyalist sol, o darbe sonrasındaki birkaç yılda çok kötü geçen sınavını unutturabilecek bir direniş gösteriyordu cezaevlerinde. Peki ideolojik ve kültürel alanda niye meydan bu kadar boşaltılmıştı. Hadi sosyalist örgütler henüz bellerini doğrultamamışlardı. Bugün çoğu yaşamayan, bazıları hayatta solun büyük yazarları, edebiyatçıları niye ciddi bir tepki örgütlemek bir yana, birkaç yazıyla da olsa destek vermiyorlardı? Yalçın Küçük aslında normal olanı yapıyordu, ama yığınla sol sosyalist aydın eylülist rejimi özgürlükçülük maskesi altında çoktan benimsemişti. Bunların önemli bir bölümü siyaseten samimi veya gayri samimi bir ruhla darbe sonrası iktidara muhalefet ediyordu. Ama ideolojik anlamda, kültürde, sanatta nasıl bir şeyler tezgahlandığını fark edebilecek akıl düzeyinde değildiler. Ne olacak ideolojik alanı İletişim ve benzeri çevreler ele geçirse? Ne olur sanatta solculuk biraz pembeleşse? Ne olur Kundera’nın yazdığı çok beğenilse? Ne mi olur? Düşkün karakterli yazarları ve onun yarattığı düşük karakterli kahramanları beğene beğene bir muhalefet sözde muhalefet haline gelir, karaktersizleşir. Olacağı buydu ve oldu. Yalçın Küçük’e bu çabalarında edebiyat içinden sadece Fethi Naci’nin destek olduğunu öğreniyoruz. Başka ad geçmiyor. Edebiyat dışından da İlhan Selçuk. Ötekiler neredeyse silme Kunderacı olmuştu veya bunun ne anlama geldiğinin farkında bile değildi. Akıl çürümesi daha o zamandan her yanı kokutmuştu, ne çare ki burunlar çok kısa sürede alışmıştı kokuya. Şimdi yine liberaller (kapitalizmin sağ ve sol görünümlü sözde özgürlükçü insanları) medya, edebiyat, sanat, yazı çizi aleminde ezici çoğunlukla baskın. Üç yüz sözcüğü geçmeyecek kelime hazneleri, otuz kırkı geçmeyecek cümle kalıplarıyla müthiş bir egemenlik kurmuşlar ve kendilerini eleştiren herkesi sığlıkla, cahillikle veya faşistlikle suçlayıp düşünsel orgilerine devam ediyorlar. Geçenlerde Taylan Kara’nın tamamı olgulara, bilgilere ve belgelere dayanan ve bunların üstüne son derece basit sorular içeren yazısının altında gördüm. Birkaç yorum. Birisi şöyle örneğin: “Bu kadar sığ bir yazı okumadım.” Sende herhangi bir cümleyi sağlıkla kavrayacak bir beyin dokusu bırakmış mı eylül rejimi a bilmişim? Oysa 87 yılında yazılmış bu kitap, tek başına onların tüm kağıttan kalelerini ezebilir. Niye ezmiyor peki? Biz bu davayı neden kaybettik? Neden neredeyse tüm beyinler kaptı o eylülist virüsü, ansefalit neden bu kadar dirençsiz yayıldı ve neden tüm beyinler vıcıklaştı? Bunun nedenlerine tek tek eğileceğiz. Belki bir tedavi umudu doğar diye. Estetik Hesaplaşma aşısının bir süre tuttuğunu ve vıcıklaşma yaratan beyin iltihabı salgınının biraz gerilediğini görüyoruz. Önce “Edebiyat Dostları” dergis ve çevresi çıkıyor ortaya. Osman Çutsay ve arkadaşları. Ama direniş uzun sürmüyor. İlkin kendi içinde vıcıklaşmalar başlıyor, sonra hareket dağılıyor. Sonra İnsancıl çevresi çıkıyor ortaya. Cengiz Gündoğdu ve star sistemi kavramı… Direniş artıyor. Bu süreçte sosyalist siyasi hareketler içinden de cılız da olsa direniş odakları beliriyor. İdeolojik ve kültürel anlamda. En güçlüsü SİP ve sonra TKP çevresi. Bu cereyanla ılımlı sosyalist edebiyat dergileri ve insanları da daha cesaretli çıkışlar yapabiliyorlar. Sonrası… Sonrası yine tam bir fiyasko. Eylülist salgın neredeyse tüm beyinleri yürüyen ölülerin beyinlerine döndürüyor. Konuştuğunu zanneden hırlayan, düşündüğünü sanan ama sayıklayan kafalar… Tekrar yeniliyoruz, eziliyoruz, cesetler üstümüzde tepiniyor… Hepsine tekmili birden dokunacağız. Şimdiii… Nedir bu sanat eleştirisinde nesnellik, nedir bu gerçekçilik, nedir modernizm, nedir postmodernizm? Mehmet Yılmaz’ın hazırladığı, Ütopya Yayınları’ndan 2012’de çıkan bir kitap:Sanatın Günceli, Güncelin Sanatı. Bu kitapta daha çok plastik sanatlar açısından bakarak sanatın kuramına ayrıntılı giriliyor. Orada bir bölümde ben dahil dört yazar söyleşiyor. Kitapta ifade ettiğim görüşleri biraz kısaltarak aynen aktarıyorum: Kaan Arslanoğlu: Söyleşiye Marx’tan seçilen o alıntıyla girmek isabet olmuş. Olayı, tüm gerçekliği, gerçekliğe ulaşma çabalarının gerçekliğini çok iyi özetliyor tek cümlede. < Söyleşi Mehmet Yılmaz’ın şu açılışı ile başlamıştı:  Mustafa Okan “Gerçekçilik Kültürü İçin Notlar” adlı metninde, Marx’ın Kapital’de geçen bir sözünü aktarmıştı: "[...] dış görünüş ile şeylerin özü, eğer doğrudan doğruya çakışsaydı, her türlü bilim gereksiz olurdu.” Bu saptama, bilimlerin işlevine; ama daha çok da şeylerin özüyle dış görünüşlerinin doğrudan çakışmadığına, yüzeydekilerin aldatıcı olabileceğine işaret ediyor. En azından, ben böyle anlıyorum.> Sanatın gerçekliğini kavramak ve kavradığımızı anlatmak için alanla ilgili tüm bilgileri, görüşleri en geniş açıyla alıp değerlendirmek ve sonra da olabildiğince yoğunlaştırıp, kavramayı ve anlatmayı kolaylaştıracak en uygun biçimde daraltmak zorundayız. Kimi birbirini doğrulayıp destekleyen, kimi birbiriyle çelişen binlerce veri veya önermeyi olabildiğince netleştirmek durumundayız. Esasen insan beyni de böyle çalışır. Kavramlardan, ana sanat akımları, anlayışlarıyla ilgili kavramlardan başlayalım. Her kavram diyalektik bir bütünlük içinde hem birbiriyle çatışan görüşleri ifade ediyor, hem de birbirini içeren, hatta birbirini tamamlayan görüşleri. Bugünkü tek kutuplu emperyalist-kapitalist sistemin öne çıkan felsefe ve sanat anlayışlarından birini ele alalım – örneğin, postmodernizmi. Postmodernist düşünüşün ana tezlerinden biri şudur: “Bir şey aynı zamanda hem bu, hem şu, hem bir başkasıdır.” Kafa karıştırmak için özel geliştirilmiş bir tez sanki değil mi? Zaten karmaşık olan, zaten insan beyninin netleştirmekte zorlandığı süreçleri insanın hiç anlayamaması, dahası anlamaya çalışmasının da boş olduğunu görmesi için ortaya atılan bir önerme. Nitekim bu önerme sahipleri, postmodernistler, olguları, süreçleri bilerek birbirine karıştırırlar, gerçekliğe ulaşma çabalarını küçümserler, gerçekliğin olmadığını ileri sürmenin ötesinde, var olan açık gerçekleri de bulandırmaya çabalarlar. Fakat “bir şey hem bu, hem aynı zamanda şu ve aynı zamanda bir başkasıdır” önermesi aksi gibi doğru bir önermedir birçok olgu ve süreç için, aslında bu önerme bal gibi diyalektik bir önermedir. Yani şunu demek isterim ki, benim tu kaka dediğim, karşısında şiddetle mücadele ettiğim bir akımın da doğrular, gerçekler içerdiğini kabul etmek zorundayım. Dahası, ben bu akımın özünden, biçiminden, tekniğinden de öğrenmek zorundayım. Nitekim romanlarımda ve kimi makalelerimde postmodernist teknikleri kullanıyorum. Ayrıca kullandıkça ve inceledikçe görüyorum ki bunlar postmodernist teknikler olmanın öncesinde modernist tekniklermiş. Modernist kimi teknikler, yaklaşımlar da daha önce romantiklerce, doğacılarca, gerçekçilerce uygulanmış… Kafa karıştırmayı bırakıp biraz daha sadede geleyim o zaman. Ben de bir gerçekçiyim, toplumcu gerçekçiliğe karşı bir gerçekçiyim. Gerçeklikten, gerçekçilikten ne anlıyorum peki? Mustafa Okan’ın Picasso’nun sanata yaklaşımıyla ilgili aktardığı sözü bana hayli yardımcı olacak: ‘Aradığımı değil, bulduğumu gösteriyorum!’ Amaç bu. Çok önemli. Ama niye önemli? Sadece aradığını değil bulduğunu gösterdiğini ifade ettiği için mi? Hayır. İlk eylem ikincisinden daha önemli bence. Arayış içinde olmak! Gerçekçilik bence arayış içinde olmaktır ilkin. Ama sadece biçimsel bir arayış içinde olmak mı? Sadece biçimsel bir arayış içinde olmak bana göre ne sanatta ilerleme getirir, ne de eğer getirirse, o ilerlemenin insana çok bir faydası dokunur. İkinci Bölüm: Bu bir görüş tabii, benim görüşüm. Sadece biçimsel arayış peşinde koşan sanatçılar genelde toplumsal sorumluluk duyguları zayıf, insanî yanları geri sanatçılardır ve genelde böyle sanatçılar sanatı sadece ün ve para kazanma aracı olarak görürler, bir ölçüde saf sanat sevgilerinin yanı sıra. Ne var ki sadece biçimsel arayış peşinde koşmak da, biçimsel arayış peşinde koşmayan, popüler, revaçta olanı yineleyen, taklit eden sanatçının düzeyinden çok ileri bir noktadır. Konuyu tekrar daraltayım: Bence sanat alanında gerçekçilik insana karşı, topluma karşı sorumluluk taşıdığına inanan, insanı ve toplumu daha iyi kavramaya ve daha iyi anlatmaya çalışan, tabii bunu sevdiği-inandığı kendi sanat dalının diliyle başarmaya çabalayan sanatçının yaptığıdır, yaklaşımıdır. Bunun için –Picasso’ya dönersek– sanatçının önce arayış içinde olması gerekir. En önce arayış! Sonra da dürüst bir bilimcinin yaptığı gibi aradığını ve niyetini değil, esas olarak bulduğunu, o arayış sonucunda yakaladıklarını yansıtmalıdır, elbette ki kendi özgün yorumuyla. İşte toplumcu gerçekçiliğe bu yüzden karşıyım. Tabii toplumcu gerçekçi anlayışla ortaya konulmuş çok güzel sanat eserleri de var, çok nitelikli sanatçılar mevcut. Ama bütünü ve çoğunluğu açısından ele alındığında, kuramı açısından ele alındığında, sanatın iki ana ayağında da ciddi sakatlık söz konusu burada. Bir: Arayış çabası bitmiş ya da zayıflamış. Çünkü doğrunun, gerçekliğin artık ele geçirildiği, o işin bittiği büyük yanılsamasına saplanılmış. İkincisi: Bulunanlar, görülenler değil, gerçeğin yakalanan parçaları değil, niyetler, hayaller, yani gerçek olmayanlar anlatılmaya başlanmış. Gerçekçiliğe tam bir ihanet. Bu açıdan bakıldığında toplumcu gerçekçilikle modernizmin -siyaseti de çok keskin biçimde arkasına alan çatışmasında- modernizme yakın gibiyim. Gibiyim diyorum, çünkü bazı olumlulukların içinde yoğun olumsuzluklar bulunuyor. Modernistler sol ve sağ diye ikiye ayrılmış. Ya da biz öyle ayırıyoruz. Sağ olanlar baskın hale gelmiş; dolayısıyla, sanatta biçim arayışları, ‘arayış’ın özünü sakatlamış. Sanat sanat için yapılmaz asla; ortaya çıkmış her eser birilerine seslenir, iletişim ve ideoloji sarmalının hemen bir parçası olur. Dahası hemen metalaşır. Dolayısıyla modernist sanat kapitalist piyasa ekonomisinin bir parçası olmanın ötesinde, emperyalist kültürün eksenine oturmuş. Buradan ufak bir hamleyle postmodernizme geçilmesi hem kolaylaşmış, hem de bu gerileme çok şaşırtmamış. Modernist veya modernizmden etkilenen daha saf sanatçılara ve sol modernistlere gelince: Ergin Yıldızoğlu’nun bir kitabında Yaşasın Modernist Refleks’de anlattığı gibi bu akım, sola da sanata da yeni bir açılım getirmiş. Veya getirebilir. Yıldızoğlu’na göre modernist refleksi günümüzde de gösteren sanatçıların derdi şu: Bir kere en önce bir derdi bulunmak, insanlıkla ilgili, insanın sorunları, acıları ve çıkışıyla ya da çıkışsızlığıyla ilgili bir derdi bulunmak. Bu dertle birlikte bir araştırmaya girişmek. Araştırma sonucunu sanatın diliyle en çarpıcı, en değişik (o derdi en şoke edici, uyarıcı tarzda anlatmak için değişik) biçimlerde anlatmak. Bu bölümde özetle geldiğim nokta: Gerçekçi olunacak, en saf en sahte olmayan anlamıyla gerçekçi. Sol modernizm de bu anlamda gerçekçiliktir. Modernizmin gerçeği arayan ve onu en çarpıcı biçimlerde sergileyen reflekslerinden yararlanılacak. Üçüncü Bölüm: Bir şeyleri anlamak ve birbirimize anlatmak için zorunlu olarak kavramlara, kategorilere başvuruyoruz. Elbette her kavram veya kategori sorunludur. Hangi çıkarsamayı yapsanız, bunlara göre, birinin çıkıp “ama o öyle değil” demesi mümkün ve üstelik bazen haklı da olabilir. Çünkü kavramların, kategorilerin, dedik ya, mutlaklığı bulunmuyor. Ama yine dedik ya, onlar olmadan da ne bilgi, ne gerçekliğe ulaşma çabası, ne iletişim olanaklı. Bunlar üzerinden tartışırız, kavramları kategorileri yeniden yorumlar ve genişletiriz, eğer iyi bir tartışma veya düşünce akışı sağlayabilmişsek, sonra bu kavramlara, kategorilere yeni anlamlar yükleriz ve hatta bazen onları kaldırıp atarız, yeni kavramlar keşfederiz. Diyalektiğin bilinen yasası bireşim-çözümleme-tekrar bireşim ya da yadsımanın yadsıması veya tümevarım, tümdengelim, tekrar tümevarım… siz hangi olguyla ilgili ne tartışıyorsanız aşağı yukarı yöntem aynıdır. Örneğin postmodernizmi gerici özlü bir düşün ve sanat akımı olarak yorumlarken, elbette postmodern sayılabilecek ya da kendini öyle adlandıran ilerici düşün ve sanat insanlarının hiç olmayacağını iddia etmiyorum. Keza modernistler arasında da kabaca sağ-sol veya ilerici-gerici, muhalif-sistem yanlısı şeklinde ayrımlara gidilebilir, nitekim giden çok. Ne var ki modernizmi bir bütün olarak ilerici kanatta görenler Marksistler arasında hayli fazla… Dördüncü Bölüm: “Marksistler arasında bir bütün olarak modernizmi ilerici kanatta görenler hayli fazla” derken istatistik yapmadım elbette. Modernizme ilgi, sanattan ve düşünden anlayan Marksistler arasında giderek artmaya başladı. Benimki yalnızca bir izlenim, gözlem. Ya da eskiye göre fazla diyebiliriz. Hâlâ çoğunluk değillerdir belki. Dediğiniz tamamen doğru. Varsa bir artış, ki ben olduğunu görüyorum, son birkaç on yılda artmıştır. Ve bunu destekleyen çok fazla eser de yok. Aksi gibi nitelikli eser sayısını giderek azaldığı bir döneme girmiş bulunuyoruz. Atı alan Üsküdar’ı geçmiş saptamanıza katılıyorum. Doğru, birçok kayıp yaşandıktan, dava kaybedildikten sonra neye yarar bu? Ama ötekine, yani modernizme artık sıcak bakmaya başlayanların, onu modernlikle karıştırdıklarına ilişkin görüşünüze tam katılmıyorum. Bu da var azcık, ama işin esası bana göre o değil. Modernizmin tüm yönleriyle modernliğe, daha doğrusu modernliği benimsemiş topluma ve sisteme bir tepki olduğunu az buçuk okuyan her Marksist bilir. Yani sonuç olarak, evet, ben de öyle değerlendiririm, sistem yanlısı veya hatta faşist sayılabilecek modernist sanatçılar bulunmasına karşın, modernist sanat ‘kötü’ bir şey değildir.. Yine eskilerden bir örnek: Karamsarlığı bir yana, Lenin Kafka’yı takdir eder. Kapitalist toplumun gerçeğini farklı bir pencereden iyi gösterdiğini söyler. Bir de iyi bilinen, ama sıklıkla unutulan bir gerçeği yinelemekte yarar var. Kişinin kendini siyaseten nasıl konumlandırdığı, etiketlediği, felsefede veya sanatta ikincil önemde görülmelidir. Bırakın kendini nasıl gördüğü, duruşuyla, tavırlarıyla kamuoyunda siyaseten nasıl tanındığı da keza ikincil önemdedir. Önemli olan, konumuz sanatsa, sanatçının yapıtının nerede durduğu, neye hizmet ettiğidir. Birçok solcu, hatta sosyalist sanatçı piyasaya, sisteme hizmet eden, gericiliğin ekmeğine yağ süren yapıtlar ortaya koyabilmektedir pekala. Nadir de görülse tersi de mümkündür. ‘İyi’ bir sanatçı, sanatına gerçek bir bilimci dürüstlüğüyle yaklaşan ve işini gerçekten seven, ona hakkını verme gayretini en ön planda tutan iyi bir sanatçı, siyasî görüşü veya duruşu ne olursa olsun insanlık kültürüne hizmet edecektir; dolayısıyla insanlığın gerçeğe daha çok yaklaşması çabalarına hizmet edecektir ve dolayısıyla buna önem verenler için söylüyorum: ‘Sol’a hizmet edecektir. Beşinci Bölüm: Evet, size kısmen katılıyorum yine. Şu hizmet meselesi. Bence hizmet sorumluluğunda ısrar etmeli. İnsanî bir sorumluluktur bu. Dünyaya gelen insanın hayvandan en çok ayrıldığı yer. İçgüdüsel olarak değil, aklen sorumluluk duygusu. Dünya bize bir şey veriyor, toplum veriyor, yakın çevremiz veriyor. Bizse hep almamalıyız. Karşılığında bir şeyler vermeliyiz. Daha ötesine geçmeli, karşılık beklemeden bir şey vermeliyiz. Karşılık beklemeden veren sosyalist sanatçının yaptığı budur. Sosyalist aydının yaptığı budur. Bu bir insanlık değeri ve onu sanatta da savunmalıyız. Mao’nun deyişiyle, evet, ‘halkın öküzleri’ olmalıyız. Aslında sosyalist olmayan bazı iyi insanlar da böyledir, karşılık beklemeden hizmet ederler. Sosyalist olmayan aydınlar, bilimci ve sanatçılar arasında da böyle tipler vardır. Karşılık vermeye gelince. Doğru, sol hareket karşılık vermez. Siz vereceksiniz, o alacak. Tüm sol hareketler böyledir. Bazılarına verirler de, almasını bilmek gerek, her yerde olduğu gibi. O hep alacak ve karşılığında çok az şey verecek. Halk da böyledir aslında. Böyle olmasa iyi de, değişmez kural. Başka bir gerçeklik. Mehmet Yılmaz: Sanatçıya hizmet vermediği yetmezmiş gibi, Parti bir de onu disiplin altına almaya çalışmış, çalışıyor! K.A.: ‘Bu böyledir’ diye sorumluluklarımızı yerine getirmeyecek miyiz! Sanatçıysak ve halk da kıymetimizi bilmiyorsa vaz mı geçeceğiz? Kıymetimiz bilinsin diye mi yaparız sevdiğimiz işi? Bilinse iyi de, bilinmiyorsa… Cebrail Ötgün’ün dikkat çektiği konuya gelince: Tamam, gerçekçiliğin kaynağı yansıtma kuramı. Ama zaten her sanatçı aşağı yukarı bilir, her sanat kuramcısı bilir, bu yansıtma en yalın gerçekçilikte bile sanatçının yorumu içinden geçen bir yansıtmadır. Başka türlü sanat olmaz, özgün olmayan bir yapıt hangi akım içinde değerlendirilirse değerlendirilsin değerli olmaz. O bakımdan gerçekçiliği biçime yönelik bir sorun değil, öze ilişkin bir sorun ve sorumluluk olarak kavramak gerektiğinde ısrarcıyım. Gerçeğe yaklaşım derdiyle ilgili bir sorundur bu. Baştan,niyetle ilgilidir. Sonra sanatçının sanatsal yeteneğiyle ilgilidir. Sonra sanatçının ideolojisi dâhil, gerçeğe yaklaşma yetenekleriyle ilgilidir. Sonuçta çok gerçekçisayılabilecek bir yapıt bir postmodern eserden daha çok çarpıtabilir gerçeği. Özellikle kötü toplumcu gerçekçi yapıtlara itirazım başta bu noktadadır. Tam tersi postmodernist bir yazar (postmodern teknikler kullandığı için öyle tanınan bir yazar) bazen gerçeği gerçekçi bir yazardan daha iyi yansıtabilir. Şimdi Cebrail Ötgün’ün de uyarısını dikkate alarak konuyu daha somuta dökelim:Edebiyatta, modernizm ve postmodernizmden ne anlıyorum? Çok iyi bilinen iki yazarı bu bağlamda karşılaştırırsam, Kafka ile Orhan Pamuk’un sanata yaklaşımlarını ve ortaya çıkan sonuçları karşılaştırırsam, sanırım konu biraz daha açıklık kazanacak. Modernizm neden daha çok bizden yana, postmodernizm ise neden daha çok karşı tarafta, belki biraz anlatabilirim o yolla. ‘Biz’den kastımsa, sosyalistler. Bu kapitalist düzenin yıkılmasını, yerine sosyalizmin kurulmasını isteyenler. Peşinen söyleyeyim. Sanatta her şeyi, güzelliği çirkinliği, ilericiliği gericiliği ben buna göre yorumlarım. Bir derdi, bir acısı, davası bulunmak. Pek çok sol sanat yorumcusuna göre sanatçıda ve eserinde ilk aranacak şeydir bu. Kişinin insanlıkla ilgili, ahlakla ilgili, insanlığın acılarıyla ilgili, bunun kendine yansıyan bölümüyle ilgili, bunların halli veya hiç değilse ortaya dökülmesiyle ilgili, o noktadaki sorumluluklarıyla ilgili bir sıkıntısı var mı? Bunun için mi yazıyor? Başka bazı yorumculara göre, yine bununla bağlantılı olarak kendini bir ‘özne’ olarak mı görüyor (sorumluluk sahibi, dertlerle dertlenen ve daha ötesinde bu dertleri kendi derdi edinen, onların giderilmesi için kafa yoran bir özne), yoksa ‘özne’ydi, ‘nesne’ydi, böyle şeylere karşı ilgisiz mi? Teorik temelde ve bilinçli olarak bilmesi gerekmez, sanatçı karakteriyle ve yapıtlarıyla temel insanlık sorunlarına ve maddi-toplumsal gerçeğe karşı ilgisiz mi? Modernizm ‘sanat sanat içindir’ şiarıyla yola çıktı. Sanatın piyasanın, parababalarının cenderesinden kurtarılması için ya da bu cendereye bir tepki niteliğinde. Sonradan tamamen piyasalaşan modern eserler yaygınlaştı. Başka deyişle piyasa kaçınılmaz biçimde modernizmi de ele geçirdi. Piyasa aslında toplumcu gerçekçiliği de ele geçirdi. Ne ki postmodernlerin piyasaya karşı olmak, para babalarının sanattaki egemenliğine karşı olmak gibi bir niyetleri başlangıçta da yoktu. (Dedik ya, ayrıksı örnekler kuralı bozmaz). Yine soyuta mı kaçtık? Somutlaşalım o zaman: Kafka’nın modern topluma karşı, bu toplum içinde yaşayan bir birey olarak bir itirazı, derdi, bir acısı vardı. Kafka bunu yazıyordu. Bu derdini yazıyordu. Çok satmak gibi bir profesyonel çabası bulunmuyordu. Piyasa gibi bir mefhumdan habersiz gibiydi. Derdini küçük bir çevreyle paylaşmak onun için yeterli olabilirdi. Daha fazlasını kim istemez. Ama bunun özel bir gayreti içine girmedi. Aksine büyük derdini ancak çok değişik bir biçimde ifade edebileceği yolunda bir kanıya kapıldığı için, (öz-biçim özdeşliği), zamanının piyasasınca itici bulunan kendi özgün ifade-sanat anlayışında ısrar etti. Orhan Pamuk’sa: Elbette onun da bir takım dertleri, insanlıkla ilgili dertleri vardır ve yazdıklarında bunu yansıtır. Ne var ki onun temel derdi en çok satmaktır, en çok okunmanın da ötesinde. Temel derdi budur (Bu benim görüşüm, ayrıca Türkiye’deki sosyalistlerin çok büyük çoğunluğunun görüşüdür. Doğru yanlış ifade etmek zorundayım. Aksi halde postmodernizmle - modernizmi nasıl karşılaştırabiliriz?). Bu temel derde uygun olarak okuyucunun ruhuna, günümüzün okurunun ruhuna, zamanın ruhuna en çok ne hitap eder. Biçim ve öz olarak onun arayışına girdi ve pek de özgün sayılmayacak kalıpları buldu ve onları kullandı, sonunda başarıyı elde etti. Modernizm, gerçeği, gerçekçi yöntemden daha üst bir yöntemle yakalama çabasıdır. Çoğu modernist bunu böyle ifade etmese de, bazıları tam tersini söylese de, gerçekçiliğe tepkiyi kendilerini asıl tanımlayan olarak öne çıkarsa da, en azından sol modernistler böyle ifade ederler. Postmodernizm için ise gerçeğe ulaşma çabası baştan yoktur. Çünkü gerçeğe ulaşma çabası sahte bir çabadır, modernist dünyanın, aydınlanmacılığın tezi, uğraşıdır. Onlara göre aydınlanmacılık karanlığı getirmiştir, tekrar aydınlığa çıkış aydınlanmacılığın dışında, bilimin dışında gerçekleşir. Postmodernist yazar için bilimsel psikolojinin veya sosyolojinin bulguları ile dinsel inanışlar, efsaneler, masallar, düşler arasında bir hiyerarşi yoktur, olmamalıdır. Hatta tercih yapmak gereğinde ikincisi yani, masallar, düşler tercih edilmeli, onlara ağırlık verilmelidir. Çünkü insanların yaşamında onlar daha ağırlıklıdır, o halde daha ‘gerçek’ olan onlardır. Kafka kendi özgün bakışıyla gerçeği eğip büktü, eserlerinde düşsel bir dünya yarattı. Çünkü derdi modern dünyanın akıldışılığını yermekti. Bu sistemi yermekti. Pamuk ise postmodern hale gelmiş dünyanın akıl dışılığını yüceltti, onu güzelledi. Postmodernizm, modernizmin köpüğüdür. İçeriğinden, ağırlığından, en değerli yanlarından arınmış, en hafif ve en parlak kısmı. Modernizm sistemin akıl iddiasındaki, bilim iddiasındaki akıldışılığına bir isyanken, postmodernizm sistemin akıldışılığına güzellemedir. O yüzden Pamuk romanlarında sınıf çelişkileri yoktur, zenginlerin düzenine bir eleştiri yoktur, yoksullarla bir özdeşleşme yoktur. Sola bir övgü yoktur. Solun gereksizliğine işaretler vardır. Solun gericiliğine işaretler vardır. Hurafelere, hurufiliğe, gizeme, mistisizme, inanca övgü vardır, ama onların insani kılıklarını, gerçek tezahürlerini de çoğun aşağılayarak. İnançlı insanlarla da maytap geçerek. Pamuk insanların solcu-devrimci olmasını nelere bağlar? Hurufiliğe, Bektaşiliğe, gizemli tarikatların gizemli ruhsal kalıntılarına. (Kara Kitap) Burada bir psikolojik çözümleme yoktur, sosyolojik çözümleme yoktur, birtakım insanlar eğlensin diye, günümüzün okur çoğunluğu okurken “Vay be, yazara bak, ne acayip noktalar yakalamış” desin diye birtakım uyduruklar vardır. Bu uydurukların gerçek yaşamdaki uyduruklarla tutarlı bir bağlantısı bile kurulmaz. Modernizm sanat sanat içindir der, postmodernizm her şey eğlence içindir, der. Postmodernizm özde ve biçimde yazarına büyük bir keyfilik verir. Onun tek dikkat etmesi gereken şey zamanın ruhu, piyasanın ruhu, çoğunluk eğilimleri ve o çoğunluk eğilimlerini belirleyen köşe başlarındaki piyasa adamlarıdır. Kafka’ya anlatsanız anlamayacağı bambaşka bir gerçeklik. Modernizm modern dünyaya muhalefettir, postmodernizm ise post modern hale gelmiş dünyanın muhaliflerine muhalefet. Postmodernizm yazarı tüm sorumluluklarından kurtarır. Kafka Dava’sını en yetkin dille yazmak zorundaydı, çünkü elinde dilinden başka silah yoktu. Pamuk çok basit dil yanlışlarına sıklıkla düşebilir, kendini savunmak zorunda bile kalmaz. Savunucuları, “O’nun edebiyat anlayışında düzgün cümleler hiç de önem arz etmez” deyiverirler, sıyrılırlar. Pamuk rahatlıkla intihale yeltenebilir, “o intihal değil kolajdır” der yandaşları (Beyaz Kale). Hoop, konu kapanır. Pamuk, trafik kazasında ölenleri ne insani ne mizahi sayılmayacak biçimde sarakaya alır (Yeni Hayat) veya adreslerine gönderilen bombalı zarflarla havaya uçurulan aydınlarla garip bir mizah anlayışıyla dalga geçer (Kar). “Bu nasıl bir ruh halidir” diye sorulduğunda, yine kendinin cevap vermesi gerekmez, “Bu onun ruh hali değil, yabancılaşmış toplumun ruh halidir, yazar sadece onu aksettiriyor” diyerek bir çırpıda gerçekçiliğe geçiverilir. Burada toplum içinde yaşayan ve insanların sıkıntılarını içinde yaşayan bir yazar (Kafka) yoktur artık.  En dramatik sıkıntılarla dalgasını geçen (hem de mizah yapma amacı gütmeksizin – veya yapamadığından – dalgasını geçen) bir toplum dışı yazarın, toplumdan alabildiğine yararlanması söz konusudur. Bir daha bana söz geldiğinde galiba bir de toplumcu gerçekçi yazardan ve yapıttan söz ederek meramımı anlatma çabama devam edeceğim. Altıncı Bölüm: Tıpta “hastalık yoktur, hasta vardır” diye bir temel kaide bulunur. Bu her hastanın önyargısız olarak ve tüm özgünlüğü içinde incelenmesi gerektiğini ifade eder. Ama bu, hiçbir şekilde genel hastalık bilgisini, sınıflandırmayı, ileri tanı ve tedavi bilgilerini inkar etmemizi gerektirmez. Aksine bunlar olmadan parmağınızı kıpırdatamazsınız, yol da alamazsınız. Her hastayla tıbbı yeniden yazmak, tahmin edersiniz ki mümkün değil. Elbette gerçekçi ürünler içinde gayet kötüleri vardır, hatta boldur. Doğal. Postmodern ürünler içinde de iyileri, hatta çok iyileri bulunabilir. Fakat bu söz konusu akımların toplumsal, felsefi, siyasi, sınıfsal konumlanışlarını değiştirmez. Yanlış anlamayın, biz öyle tasnif ettiğimiz için değil, gerçekte, gerçek yaşamdaki gerçekte farklı köklere sahip bulundukları için. Neyse. Gerçekçi veya toplumcu gerçekçi romana hem bizden, hem de çağdaş (20 yy. anlamında) bir örnek olması bakımından Orhan Kemal’den “Bereketli Topraklar Üzerinde”yi seçtim. Tartışmamızda bir türlü yakın zamana gelemediğimiz eleştiriliyordu ya. Bu az çok yakın zamandan örnek sayılır. İlk basımı 1954. Orhan Kemal 1964’deki basımında romanı yarıya yakın oranda genişletmiş, biraz daha toplumculaştırmış. Niye bu romanı seçtim, çünkü Türkiye’de toplumcu gerçekçi romanın en iyi örneklerinden. Fethi Naci’ye göre de Orhan Kemal’in “en güçlü romanı”. Gerçi bu, “sadece gerçekçi mi, yoksa toplumcu gerçekçi mi?” tartışması karışık. Toplumcu gerçekçiliği savunanlar, bütün önemli, iyi veya popüler sol yazarları toplumcu gerçekçi sayarlar, savlarını güçlendirmek için. Ama TG’in (toplumcu gerçekçiliğin) de belli ölçütleri vardır. Bir kere romanda (mutlak şart değil ama) olumlu karakter olacak. En az bir tane. Romanda direnen, mücadele eden insanlar, sınıflar (özne denir Marksist literatürde) ve onların etkinlikleri de anlatılacak. Dedik ya mutlak şart olmamakla birlikte bir romanda bu ikisi de yoksa, onu herhangi bir G (gerçekçi) romandan ayırt etmeye imkan yok. Bu anlamda Orhan Kemal romanları, çoğu başka solcu iyi romancının romanları gibi aslında pek de TG değiller. Toplumcu bir yazarın gerçekçi bir romanı her zaman TG roman değildir ne yazık ki! İşte BTÜ (Bereketli Topraklar Üzerinde) Kemal’in en TG sayılabilecek romanlarından. Bu romanda Orhan Kemal üç ana karakter üstünden Çukurova’da halkın, emekçilerin sefil yaşamlarını anlatıyor. Çırçır fabrikasında, inşaatta, tarlada çalışan işçileri, onların çalışma, barınma, beslenme koşullarını, belli bir kesitteki yaşam maceralarını adeta titiz bir gazeteci veya akademisyen gözüyle anlatıyor. Kemal’in dili şahane olmamakla birlikte, sade ve iyi bir dil. Bu da ortaya iyi bir roman çıkarıyor. Fakat burada TG açısından ve G açısından bazı sorunlar da var romancılık içinde. TG açısından şöyle bir sorun var ki, romanda doğru düzgün olumlu bir karakter yok. İki patoz ustası ve bir duvarcı ustası iyi tipler, ama romanda hayli ikincil karakterler. Öteki tümü bazı iyi yönleri de bulunan gayet sefil karakterler. Romanda Fethi Naci’nin de saptadığı gibi insanların bir toplumsal-siyasi bilinci yok. Naci’ye göre bu Kemal’in bilinçli seçimi. Çünkü o kesitteki yıllarda, bölgelerde böyle bilinçli insanlar yok kadar az. Bu romancı yeğlemesi G açısından kutlanacak bir durum (Naci de bu yüzden kutluyor zaten romancıyı), ama TG açısından kötü bir puan. Romanda direniş koyan sadece iki unsurdan (iki arkadaş - iki Kürt işçi) söz ediliyor. Onlar da olguya hak-haksızlık açısından, bireysel onur meselesinden bakan insanlar ve bunlar da zaten romanın ikincil karakterleri. Başka bir sorun da romanda olumlu tek kadın karakterin bulunmaması. Orhan Kemal’in 1964’de yaptığı eklemeler (daha çok iki patoz ustası üstünden) romanı bir bütün olarak tipik bir TG roman yapmaya yetmiyor. G açısından da bazı sorunlar var. Romanda kişi, olgu, olay anlatımları dedik ya iyi bir röportaj veya bilimsel tez kadar gerçekçi. Fakat hiçbir karakter derin değil. Hiçbir karaktere tam ısınamadığınız gibi, tam da yaklaşamıyorsunuz. İşte burada derin bir tartışmaya girilebilir: Bir kesitte ele alınan insanlar neredeyse istisnasız sığ insanlarsa gerçekçiliğe sadık kalınarak bu böyle mi anlatılmalı? Yoksa kişilerin bu sığlığı romancının yetersizliğinden mi? Hangisi? Yaşar Kemal de mesela ağırlıklı olarak okumamış kırsal bölge insanlarını seçer karakter olarak. Ama onun karakterleri daha derin değil midir? Ya 19 yy. Rus romancılarına, hikayecilerine ne demeli? Oradaki karakterlerin esinlenildiği kişilikler gerçekten 50’li yıllar Çukurova kişiliklerine göre daha derin ve anlamlı mıydı, yoksa romancılar mı derindi? Keza BTÜ’yi okurken aklıma gelen Amerikalı benzeri “Gazap Üzümleri”nde anlatılan kişilerin derinliği hayattaki gerçeklerinden mi kaynaklı, yoksa edebiyatçıdan mı? Son olarak G ve TG açısından bir ortak sorun daha. Bizim belli bir kuşak solcu romancılarımız cinselliği neden bu kadar fazla kullanırlar? Bu romanları okuyan herhangi bir yabancı 40’lı, 50’li, 60’lı yıllarda Anadolu köylerinde her tümseğin arkasında, her çukur dibinde her an iş pişirildiğini, Türkiye insanının cinsel devrimi daha o dönemde bitirip kenara attığını sanacaktır. Neredeyse her kadın orospudur veya orospu adayıdır ve kocaları öbür tarafa bakarken şalvarı indirmekte, ilk gördükleri erkeğin altına yatmaktadırlar. Tamam, güzel de, Türkiye’deki bu cinsel açlık niye o zaman? Sadece öteki milletlere göre daha azgın olmaklığımızdan mı kaynaklanıyor? Ben birçok edebiyatçımızdaki bu cinsellik saplantısını başka bazı şeylerin yanı sıra kitabını sattırmak kaygısından kaynaklı görüyorum ki, işin o yönü de hiç hoş değil. Solcu olmak otomatik biçimde gerçekçiliğe sadakati getirmiyor, pek çok ünlü örnekte rastlandığı üzere. Gelecek Bölüm: Eylülizme direnişin gerçeklik lastiği nasıl patladı? Estetik Hesaplaşma’yla hesaplaşma.
Yorum Ekle
İsim
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.