Her nefis bir gün “yoğun bakımı” mutlaka tadacaktır! (2)


Mehmet Ali Yılmaz

Mehmet Ali Yılmaz

Okunma 24 Mart 2020, 20:08

Dünkü yazımdan devamla:

Devlet Hastanesi’ne yetişmek üzere Boğazova tarafından İnegöl’e doğru hızla ilerliyoruz.

Ambülans yoluna devam ederken kriz bir kez daha geliyor, sanki “Buradayım, hiçbir yere gitmedim” dercesine.

Sağ kolum, parmaklarım ve ayağım bir kez daha kitleniyor ve büyük bir acı veriyor sarsılmış bedenime.

İstem dışı kasılmaların vücuduma zarar vermemesi için araçtaki genç doktor kollarımdan tutmaya çalışıyor.

Zihnimden, Bülent Ortaçgil’in ilk şarkısı “Yüzünü Dökme Küçük Kız’ı” tekrarlayarak “acının” geçmesini bekliyorum ki, her zaman pek beğenmişimdir bu parçanın melodisini:

“Yüzünü dökme küçük kız

Kızma onlara

Yalnız sen misin bir düşün

Zincir oranda buranda

Her tutsağın bir kaçışı

Uykunun uyanışı da vardır

Yüzünü dökme küçük kız

Yaşamın anlamını bul

Sonra dinle kendini

Yolunu bil

Her siyahın bir beyazı

Gecelerin gündüzü de vardır”

Çok sürmüyor siyahın beyaza dönüşmesi bu kez.

Ambülans yardıra yardıra yol almayı sürdürüyor.

Ve hastanenin kapısının önündeyiz.

Sedyeyle alınıp, acil servise götürülüyorum.

Derhal bir-iki tüp kan alınıyor ve laboratuvara gönderiliyor orada.

Sonra, gelen hastabakıcıya “Mesanemin dolduğunu,  tuvalete gitmem gerektiğini” söylüyorum.

Giden sağlık görevlisi geri gelmiyor ama onun yerine “Ku vak vak vak, ku vak vak vak” ördeğe benzemeyen, her iki kanadı da koparılmış kartondan bir balaban kuş geliyor!

Ardından da o korkunç haber: “Meğerse 740 değerle şeker komasına” girmişim İnegöl dağlarında!

Derhal serumlar, potasyum, insülin ve Diazem enjeksiyonları arka arkaya çakılıyor kollarımdan.

Millet 400-500 şekerle komaya girermiş de, Ahiret Havayolları’ndan aldığı biletle tez elden kabirde kendisi için yapılan havuzlu villaya taşınıverirmiş maazallah!

Bu arada, benim kriz gene gelmesin mi?!.

Elim kolum zangır zangır titremeye başlayınca eşimin “Lütfen yardım edin” yollu feryatlarına yanıt, karşı bankoda hayatta hiçbir şeyi umursamaz görünen hemşire teyzeden geliyor:

“Ne baarıyon; ne baarıyon?..”

Sonra yerinden kalkarak bir katamaran edasıyla süzülerek yanımıza doğru seğirtiyor insanın ruh sağlığına direkt etki eden bu sağlıkçı teyze.

Bereket kriz bu kez kısa sürüyor.

“Hemşire ablam, görmüyor musunuz” diyorum, “kadının canı burnunda! Sizden yardım istemeyip de ne yapacak”?

Ablam bu kez bana doğru çeviriyor pençelerini:

“Ne baarıyon; ne baarıyon? Hem madem ki baarıyon, demek ki hasta değilsin sen!..”

Belli ki ablamı oraya “hasta kiti” olarak koymuşlar!

Mustafa Kemal bunu 1934’te Hıfzıssıhhadan Çin’e yanlışlıkla  “çekirdek çitleyici” olarak yollamış da muhtemelen iade etmişler, Sağlık Bakanlığı da almış Bursa’ya “hasta kiti” olarak vazifelendirmiş teyzemi ama İnegöllülerin kabahati ne?!

Neyse, aradan bir doktor çıkıyor da bastırıyor insülini.

Hay demez olaydım!

“Çişim geldi, ördeğin ağzına yapmak da kanıma dokunuyor! Hem yazık değil mi hayvanın manevi şahsiyetine? Beni tuvalete götürün”  deyince ızbandut gibi bir adam elinde vazelin sürülmüş kauçuk bir boruyla gelip, sondanın ucunu “haşırt” diye prostatımın orta göbeğine kadar sokuveriyor!

Yeşil başlı gövel ördekler uçuşuyor gözlerimin önünde!

“…cekiç sesleri geliyor doklardan,

güzelim bahar rüzgarında ter kokuları;

diyabetimi dinliyorum, gözlerim kapalı…”

Artık hanıma yalvaran gözlerle bakıyorum, “N’olur beni buradan kaçır, yoksa ben keçileri kaçıracağım” diyerek!

Zaten Bursa ve Ankara’daki dostlar teyakkuz halinde nicedir ancak, koca şehirde özel ve devlet hastanelerinde hiçbir klinikte, hiçbir yoğun bakım ünitesinde numunelik tek bir yatak bile yok!

Acil serviste beklemeye geçiyoruz.

Saatler saatleri kovalıyor.

“Hasta kiti” dik dik yüzüme bakıyor ve hazırda bekliyor; acaba bir kez daha olsun sesimi yükseltebilir miyim diye?!.

Sesini yükseltemediği evdeki kocanın, sınıftaki hocanın intikamını benden alacak:

“Ne baarıyon, ne baarıyon?!.”

Saat 16.00 sularında başlayan maceramızda vakit saat 23’e doğru yaklaşmakta.

Artık o saatten sonra Bursa’da yer bulmak hayli zor.

Ve İnegöl Devlet Hastanesi’nin yoğun bakım ünitesinde bir yatağın boşaldığı haberi geliyor aşağıya.

Tekerlekleri sürekli gıcırdayan bir sedyenin üstünde can yoldaşım sondamla birlikte sırt üstü yatmış vaziyette giriyorum, sakinlerinin pek canlı çıkmadığı o gizemli dünyaya…

“Amman aman, yandım aman

Kurşun gibi izler

Son bakıştaki o gözler kaldı aklımızda…”

Gençten bir hastabakıcı gelip, “Üstünde ne varsa çıkar amca” diyor ve bir hasta önlüğü giydiriyor bana.

Artık Azrail geldiğinde son kozum “teşhircilik” yaparak O’nu korkutup, kaçırmaya çalışmak da…

Ne kadar korkar işte orası biraz muamma!

1983’te Fransa’nın Nice kentine kadar gidip de, çıplaklar kampında mayosunu çıkarmaya utanan ben, epey bir level atlamışım anlaşılan; öyle Azrail falan yani!

Bir çırpıda atıyorum üstümde ne varsa.

Ama en çok çocuğun “amca” demesi dokunuyor bana; artık diyabet hastası olmuş, bacaklarının arasından bir sonda torbası sarkan, çıplak bir bey amca ne işe yarar ki “danışmanlıktan” başka?!.

Küçük küçük hemşire kızlar dolaşıyor araları perdeyle kapatılmış bölümler arasında.

Her iki kolumdaki bir sürü damar yolundan torbalar dolusu ilaç ve serum enjekte ediliyor sürekli bedenime.

Arka arkaya gelen krizlerin getirdiği sarsıntı ve yorgunluktan ötürü artık daha fazla dayanamıyor, uykuya dalıyorum sessizce…

İlk yoğun bakım gecemde rüyama Nilüfer Belediye Eski Başkanı Mustafa Bozbey giriyor her nedense?

Doğu Alman yapımı, iki silindirli, Trabant marka küçük bir otomobilin içindeyiz; yolcu koltuğunda ben, sürücü koltuğundaysa Bozbey oturuyor…

Arkada elleri dizlerinin üzerinde 3 kişi oturuyor ancak, hiç birinin yüzü yok!

İhtiyacı olanlara yardım dağıtıyoruz saatlerce köy yollarında!

Ertesi gün sabah oluyor; bir hareket, belli belirsiz bir koşuşturma var ortada…

Hemşire yanıma geldiğinde soruyorum?

“Bir şeyi yoktu halbuki” diyor, “bilinci açıktı, sohbet de ediyorduk gidiş gelişlerde… Sonra solunum yetmezliğinden ölüverdi az önce!..”

Yani boğularak hayatını kaybetmişti yanımdaki hasta!

Orada ölenlerin kimler olduğunu ve neden öldüklerini daha sonra anlayacaktım!

Bankoda oturmakta olan, acildeki teyzenin az daha genç olanına  seslendim:

“Hemşire ablam, benim büyük tuvalet ihtiyacım var. Helaya gitmem lazım.”

Bir çemkirdi ki bana, görmeniz lazım:

“Sen şimdi tuvalete gitcen… Ya orda kalbin durursa, biz de 3 dakkaya kadar müdahale edemezsek ve sen de ölürsen, kim vercek bunun hesabını; ha, kim vercek?..”

Doğru lan!

Benim ölmem ne ki?

Kendi derdimi bıraktım, bunun hesabını veremeyecek olanların dertleriyle dertlenir buldum kendimi!

Ertesi gün benim öğle vakti Sela’mın okunacak olmasının hiçbir önemi yok; kim vercek hesabı ha, kim vercek?

“Bari doktor beye bir sorsanız” diyorum büyük bir mahcubiyet içerisinde, ölmemeye çalışarak?

Tek derdim şöyle ağız tadıyla bir def-i hacet eylemek!

Neyse ki doktor iyi adam çıktı ve hela için bir günlük vizeyi verdi bana.

Tangır tungur gittik, tıngır tungur dönüyoruz ayak yolundan…

Matrix Filmi’ndeki kozalar gibi bir ortam kurulmuş ve her birinde yakınlarının “artık ölsünler” diye getirip oraya bıraktıkları yaşları 75’in üzerindeki teyzeler ve amcalar var içerideki yataklarda!

Pek çoğu sürekli inliyor ve uyutuluyor arıza çıkarmasınlar diye.

Hemşireler 3-4 saatte bir yanlarına gidip vücutlarının yara olmaması için sağa sola döndürüyorlar ve değişmez sonu geciktirebilmek için sözde son görevlerini yapıyorlar.

Yatalak hastalardan “Bu” diye söz ediyor servistekiler:

“Bunun kalçası yara olmuş!..”

Torunlarının torunları yatağının başında, hatırladığım evinde ölen son kişi koca ninemdi.

Son nefesini verirken ağzına pamukla birkaç damla “can suyu” verilmiş, hayata gözlerini öyle yummuştu.

İnanışa göre Azrail emaneti geri almak üzere geldiğinde insanın dudakları çok kurur ve susarmış.

Eğer bundan sonra da böyle giderse her nefis mutlaka yoğun bakımı tadacak, yanında hayattayken emek verdiği hiç kimse olmaksızın, elini sımsıkı tutacak bir el bulmaksızın can verip gidecek!.

Nitekim, Bursa’daki tüm yoğun bakım ünitelerinin dolu olmasının tek sebebi, artık ölümü bekleyen bu ihtiyarlar.

Ve bunlar mutlaka başka bir hastanede bir araya getirilmeli ki, trafik kazasından ya da başka bir hastalıktan ötürü ölümle pençeleşen 20 yaşındaki gencecik delikanlılar yaşama tutunabilsin!

Sürekli nöbet değiştiriyorlar ancak, ertesi gün bir hemşire daha yaklaşıyor yanıma ve şunları fısıldıyor:

“Devlet hastanelerindeki tüm yoğun bakım ünitelerine solunum yetmezliği olanlar da yatırılıyor, böbrek enfeksiyonu olan da…

Oysa bunların tümünün ayrı ayrı bakılması gerek.

Ve bu hastaların taşıdıkları mikrop ve hastalıklar diğerlerine de bulaşıp, kolaylıkla ölümlerine neden oluyor!..”

Yani böylece iyileşebilecek durumda sağlıklı girdin, mikrop kapması sonucu mevta olup çıkıyorsun yoğun bakım ünitelerinden.

Nerede öldüğü, kimin öldüğü açıklanmıyor ama Korona virüsünden ötürü hayatını kaybedenlerin pek çoğu yoğun bakımdaki yaşlılar arasından çıkmıyorsa eğer, sağ azı dişimi kırarım ben!

Hastane personeli sevgisiz, ilgisiz ve mutsuz!

En azından yüzde 99’u öyle diyelim!

Ben oradayken en az 3-4 kişi gitti öte dünyaya.

“Allah Allah” diye inleyen zavallı bir teyze vardı, Allah alıverdi onu da yanına.

Yoğun bakımdaki toplam 33 yataktaki hastadan ben dahil yaşı daha genç 2 kişi ya var ya yok!

Otuz kadarı sürekli mutlak ölümü bekliyor!

Özellikle hastabakıcılar başta olmak üzere hastane personeli kokuyor!

En az bir hafta hiç yıkanmadıklarını yanınıza yaklaştıklarında derhal fark ediyorsunuz.

Bu da Türk halkı için kullanılan “Temizlik imandan gelir” sözünü gerçek dışı kılıyor.

Memlekete temizlik imandan değil, her gün mutlaka duş alan ecnebilerin indiği limandan geliyor!

Maske takan çok az.

Belli ki, taşeron firmanın asgari ücretle çalıştırdığı temizlikçi kadınlar yatakların sağını solunu şöyle bir üstün körü siliyor ve çekip gidiyorlar.

Yoğun bakımda “sinek” olur mu peki?

İçeridekileri ben gözümle gördüm, dışarıdaki tabloyu da gelenler anlattı:

Refakatçi bölümünün tuvaletinde üreyen yüzlerce küçük sinek her yeri kaplamış durumda!

İnsan orada sıtma da dahil, artık kaybolmaya yüz tutmuş salgın hastalıklardan ölür vallahi!

Artık son gün dışarıya mektuplar yazdım, “Lütfen kurtarın beni yoksa burada kara vebadan öleceğim” diye!

İnsan bu, biyolojik varlık; yine tuvalet ihtiyacım zuhur etmesin mi?!.

Nöbete yeni başlayan gençten bir hemşire…

Bir 15 dakika kadar talebimi duymazdan geldi.

Sonra bir daha seslenip derdimi yineleyince gelip, “Burası yoğun bakım, altına yap, gelir temizlerler” demesin mi?

Meğerse yoğun bakımın altın kuralı torbayı doldurmakmış!

(Burası yoğun bakım amca, biz burada hepimiz her gün altımıza sıçarız! Hoop, buyurun bakın kavanozda hastalar için numunelik doktor boku! Ayrıca talep etmeniz halinde hemşire, hastabakıcı ve sinek b.kumuz da mevcut; siz yeter ki isteyin!..)

Parantez içindeki bu bölümün espri olduğunu anlamayanlar çıkacaktır mutlaka!

Esasında onlara de ki, “Bitkisel hayata girdim, kendimi hıyar gibi hissediyorum”, sizi sabah akşam sulamaya kalkarlar vallahi!

Filmin yardımcı oyuncusu bankoda müzik dinleyen bir diğer hemşire yardıma geliyor arkadaşına:

-Amca, amca…

(Hay amcan kadar içi doldurulmuş hasta peti düşsün kafana!..)

-Şimdi sen tuvalete gittin, orada kalbin durdu. Kim alcek bunun sorumluluğunu ha, kim alcek?..

İşte size “öğrenilmiş çaresizliğin” Türk sağlık sistemine düşmüş hali!

Sonra doktor yine müdahale ediyor da İnegöl Devlet Hastanesi acilindeki “altına sıçma geleneğini” bir kez daha delmeyi başarıyorum!

İçimden “Sarıverin amcanıza yavrum bir kavanoz hatıra doktor boku da evde televizyonun yanına koyup, akşamları doya doya bakayım” demek geçiyor ama Şermin maazallah patisiyle yere düşürüp kırar diye gözüm pek yemiyor doğrusu!

Yoğun bakım servisinin hiç kuşkusuz en neşeli siması, başındaki Bursa İpek’ten alınma örtüsü, altındaki kot pantolonuyla birlikte her yaşlı hastanın başına şarkılar eşliğinde sekerek giden gençten hemşire abla.

Cep telefonundan sürekli müzik dinliyor bu sek sek ablamız.

Dolayısıyla cihazdan yayılan sesi de yoğun bakımdaki herkes duymakta.

Şimdi, oturduğu bankodan kalkıp elindeki telefonu da eliyle ritme göre sallayarak aynen bir keklik gibi yaşlı bir teyzenin yanına doğru sekiyor hemşire ablam.

Cennet-i âlâdan yayılan müzik şöyle:

“Işte kuzu kuzu geldim

Dilediğince kapandım dizlerine

Bu kez gururumu ateşe verdim

Yaktım da geldim

Ister at, ister öp beni…”

……………

-Nassıın?

“Ihhh!..”

-Eyisin, eyisin, bak daha evlendircez seni!

“Iıhhh!..”

Sonra yaşlı teyzeyi biraz döndürüyor ve günün masajını onun vücudunda ritm tutarak tamamlıyor:

“Şappıdı, şupbudu, şappıdı, şupbudu!.. İşte geldim kuzu kuzu, şappıdı, şuppudu!..”

Kızcağız belki de her gün yaşadığı onca ölümün acısını böyle hafifletmeye çalışıyor, kim bilir?!.

Ve beklenen haber geliyor.

Yaklaşık 30 yıldan beri Yıldırım’da yaşayanların hacet kapısı, şifa pınarı, Bursa’nın gözde sağlık kuruluşu “Doruk Hastanesi’nde” bir kişilik yer açıldığı bilgisi üzerine, tedavime orada devam etmek üzere ambülansla yine yola çıkıyoruz.

Eskiden insanın iki kardeşi olur diye bilirdim; öz kardeş ve kan kardeş…

Son 10 günde yaşayarak öğrendim ki, bir de “can kardeşler” varmış, aranda ömür boyu sağlam bir rabıta kurulan!

Çok şükür, neşem yerinde şimdi.

Sizlerle iki satır halleşip gülebildiğimize göre dostluk da şahane…

Üzülüp panik yapmasın diye validemize de duyurmadık rahatsızlığımı uzun süre.

Şimdi O’nunla birlikte pek çok dost da işittiğine göre artık, her yoldan iletişime geçip “geçmiş olsun” dileklerini ileten herkese sonsuz teşekkürler.

NOTLAR:

  1. İnegöl Devlet Hastanesi Başhekimi Sayın Hayrettin Göçmen… Orada yaşadıklarımı kaleme almasaydım eğer hem vatana, hem de bu aksaklıkları gidermekle mükellef olan size ihanet etmiş  olurdum!

İşte size bir fırsat bu sorunları giderip, personelinizi eğitmek için.

  1. Hastanenin Sağlık Bakım Hizmetleri Müdürü Filiz Dinçer abla, hastalara mı bakıyosun yoksa, camdan mı bakıyosun belli değil!

Kalk yerinden de biraz yoğun bakımdaki sineklerle ilgilen bakalım!..

  1. Ak Parti sağlık alanında büyük yatırımlar ve hizmetler yaptı bu ülkeye. Sağlık sistemini geçmişte olduğu gibi FETÖ’ye, şimdi de bazı tarikat ve cemaatlerin eline bırakırsa eğer, korkarım çöküşü de bu nedenle olacak. Hastaya nasıl davranacağını bilmeyen, referansı tarikatler olan eğitimsiz ve cahil personelle yoluna devam ederse şayet, günün birinde seçmen de şöyle diyecek sandıkta:

“Ne baarıyon, ne baarıyon?!.”

  1. Bursa İl Sağlık Müdürü Halim Ömer Kaşıkçı

Kim bilir diğer ilçe hastanelerinde durum nasıl?

İnegöl gibi bu kentin en büyük ilçesinde vaziyet böyleyse eğer, diğer ilçe hastanelerinde kolonileşen mikroplar artık evrim sürecine başlamış demektir ki, bunun sonu devrim!

Bu berbat tablonun asıl sorumlusudur Halim Ömer Kaşıkçı.

İl Sağlık Müdürlüğü’nün İnternet sitesinde özgeçmişine askerde yaptığı revir tabipliğini bile ekleyen Kaşıkçı, referans olarak Suud Ailesi ve Amerikan desteğiyle kurulup yürüyen İlim Yayma Cemiyeti’ne bağlı Sabahattin Zaim Üniversitesi’nde ders verdiğini de ekleyerek, kimin desteğiyle oraya geldiğini herkese açık açık ilan ediyor zaten!

  1. İlaç, malzeme ve cihaz alımlarını kendi cemaatine mensup insanların kurduğu şirketler eliyle yapan, personel ve hastane hizmetlerini yandaşlardan temin eden, görevini iyi yapmayarak yoğun bakımlarda binlerce insanın ölümüne neden olan, bu halkı hastane koridorlarında ezen, kendi egoist duygularını tatmin eden tepeden tırnağa herkesi Allah bildiği gibi yapsın, bir baş soğanı evlerinde huzur içinde yiyemesinler inşallah!
  2. Hadi bana da maşallah!

Yorum Ekle
İsim
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.