İki şehrin hikâyesi:Tunceli ve Erzurum


Tankut SÖZERİ

Tankut SÖZERİ

Okunma 04 Ekim 2013, 01:13

Tunceli, insanları ve sosyal yaşantıları bakımından kanımca, sadece Doğu Anadolu’nun değil, tüm Türkiye’nin en çağdaş kenti. Büyük bir şans eseri, Tunceli’ye Munzur festivalinin başlayacağı gün öncesi gelmişim. Ana yolda pankartlar asılmış: “Biz Munzur barajından elektrik istemiyoruz. Rüzgâr enerjisi bize yeter. Doğamızı ve kültürümüzü koruyalım.” Hasankeyf’e benzer bir durum. Tunceli asker-polis kaynıyor. Festival nedeniyle ilave güvenlik güçleri gönderilmiş. Şehir içinde ve dışında çok sayıda askeri panzer dolaşıyor. Tüm oteller dolu. Yer yok! Polis, bu saatten sonra (akşamın 7’si gibi) geriye Elazığ’a dönmemi de doğru bulmadı. Şehrin aşağı bölgesinde otelimsi bir yerde bir oda bulmama yardımcı oldu etraftakiler. Sıcak olmasa da, soğuk suyu var. Hiç bir şeye dokunmamak koşulu ile kısa bir gece geçirmek mümkün. Şimdi biliyorum “en çağdaş kent böyle mi olur?” diye soruyorsunuz. “İnsanları ve sosyal yaşantıları bakımından” dedim, yoksa kentsel açıdan Tunceli çok geri kalmış. Birkaç tepeye yayılmış olduğundan şehirde doğru dürüst bir centrum (merkez) kavramı yok. Birkaç otelinin en iyisinin bile 3 yıldızı hak edeceğini sanmıyorum. Birkaç ana yolun dışındaki yollar bakımsız. Yanı başından koca Munzur nehri geçiyor ama şehirde su sorunu var. Sordum soruşturdum başkanı DEHAP’lı imiş. DEHAP’lı belediyelerin kent sorunlarını sahiplenmediğini eski gezilerimden bilirim. Örneğin Hakkâri ve Ağrı, hiç olmazsa 3–5 sene kadar önce anayolları da dâhil, çöplük gibiydiler. Şişe suyu kullanırdık temizlik için. İnşallah şimdi düzelmiştir. Gene orada edindiğim bilgilere göre, Tunceli’nin dörtte üçü Alevi, geri kalan dörtte birinin etnik kökeni Kürt imiş. Tunceli’yi Elazığ-Bingöl tarafına bağlayan yol fena değil. Erzincan-Erzurum yönüne giden yol son 3 senedir asfaltlanıyormuş. Bugüne kadar Türkiye’de kullanmak zorunda kaldığım en berbat şehirlerarası yol! Yolun inşasının kasten yavaş yürütüldüğü kanısına vardım. Gerçekten in cin top oynayan tepelerden geçiyorsunuz. Arada sırada birkaç buldozer, tabii şehrin çıkısında birkaç panzer görüyorsunuz yolda. Kısacası, Tunceli’nin kuzey bağlantısı kesilmiş. Tunceli’nin yerlisi birkaç kişiyle konuştum. Bu güvenlik tedbirlerinin abartıldığını ve hatta akşama doğru belirli bir saatten sonra komşu köy ve kasabalardan gelenlerin bile şehre bırakılmadıklarını söylediler. Böyle bir şehir nasıl olur da “en çağdaş” diye tanımlanabilir? Tabii “çağdaş” kelimesini nasıl tanımladığınıza bağlı. Benim için (beni tanıyanların tahmin edebileceği gibi), kadın-erkek ilişkileri, kadın hakları ve giyim-kuşam konuları ile bağlantılı. Ertesi gün Munzur festivali başlayacağı için, Türkiye’nin ve dünyanın dört bir tarafından Tunceliler gelmişler. Ertesi gün ben Erzurum’a doğru giderken, Tunceliler Erzurum Derneği, Tunceliler Erzincan Derneği otobüsleri de festivale gidiyorlardı. Aksamüstü Tunceli (merkez bölge) sokakları tıklım tıklım doldu. Sokakların iki tarafını kitapçılar, el sanatçıları, mısırcılar, (bir iki tane) ressam, oyuncakçılar, gözlemeciler vb doldurmuş. Genç kızlar, erkekler, daha az genç anne ve babalar ve çocukları, saatlerce dolaşıp durdular bu festival bölgesinde. Çayhanelerden Türkçe ve Kürtçe türküler yükseliyor. Bütün bu hengâmede benim en çok dikkatimi çeken ne oldu biliyor musunuz? Bir tek, bırakın türbanı, başörtüsü yok! Özellikle genç kızlar Antalya resort area`larını hatırlatırcasına en çağdaş yazlık giysileri ile erkek arkadaşlarıyla el ele, kol kola dolaşıyorlar. Unutmayın burası Doğu Anadolu’nun, Erzurum-Bingöl-Elazığ ile çevrilmiş ücra bir köşesi. Ankara’nın ne Ulus`unda, ne Kızılay’ında ve hatta ne de Tunalı’sında bu kadar üst düzey homojen bir çağdaşlık görüntüsü görebilirsiniz. “Bizim kültürümüz böyle” dediler. Ertesi gün şehir çıkışında cemevine uğradım. Cemevi dostlarıma, okullarda zorunlu din dersleri konusunu sordum. Onlara, bir Milli Eğitim Bakanlığı yetkilisinin “Din dersine girmek istemiyorlarsa, Müslüman olmadıklarını belirten bir dilekçe vermeleri gerekir” dediğini hatırlattım. İhtiyarlardan birisinin gözleri doldu. Bana Muhammed`den, Ali’den bahsetti, Muhammed kelimesinin her geçtiğinde, eliyle göğsüne vurarak. “Allah” dedi “Ne yerdedir, ne gökte. Kalptedir.” “Benim Sünni geçmişimden farkı ne bunun?” diye sordum kendi kendime ve Milli Eğitim Bakanlığı’nı biraz daha ayıpladım. Bana Atatürk`ten bahsettiler, onun Kurtuluş Savaşı’ndaki kahramanlıklarını anlattılar gene gözleri dolu dolu “Sen bizden daha iyi bilirsin ” diyerek. Tunceli’den ayrıldım. Erzurum’a vardım. Erzurum’a çok gittim daha önce Horasan, Narman depremlerinde ve sonraları defalarca. Erzurum’un milliyetçi-muhafazakâr bir Dadaş şehri olduğunu bilirim. Şimdi artık milliyetçi-muhafazakârlığın yerini Arabizasyon ve hatta Vahhabilik! almış. 5–6 sene kadar önce eşimle yaptığımız bir gezide gidişatın bu yönde olduğunu sezmeye başlamıştım 7-8 yaşlarındaki 3–5 çocuk eşime taş atmıştı, ben bunu onların çocukluğuna vermiştim. Simdi düşünüyorum da, galiba örgütlenme o zamanlar başlamış. Erzurum’un tüm ana caddelerinde, alış veriş merkezlerinde, dükkânlarında Arabizasyon gerçekleştirilmiş ve tamamlanmıştır! Gözleri bile görünmeyen kara çarşaflı kadınlar neredeyse normal türbanlıları geçmekte. Orada burada ÇOOK nadir olarak görebileceğiniz kolsuz bluzlu bir iki genç kız, yanlarından geçen laf atmak yok ama delikanlıların sert bakışlarına daha ne kadar direnebilirler acaba? Aşağıdaki cümleler bana, çok üst düzey bir devlet görevlisi tarafından söylenmiştir: “Erzurum cemaatler ve tarikatlar tarafından işgal edilmiştir. Erzurum’da bütün yurtlar ve dershaneler cemaat ve tarikatlarındır. Üniversiteli kız öğrencilerin büyük bir çoğunluğu, yurt bulabilmek için, cemaat ve tarikatlara katılmaktadır.” Kızlarımızı bunlardan kurtarmak için öncelikli olarak yapılması gerekenlerden birisi, Atatürk Üniversitesi’nin yurt olanaklarını acilen arttırmaktır. Evet, size iki şehrin hikâyesini anlattım. Prof. Dr. Nuri Akkaş geçtiğimiz Ağustos ayında yazılmış ve bir Profesörümüzün gözlemleri bunlar. Neden mi alıntıladım? Bursa adı geçen bu iki kentten önemli düzeyde göç almıştır. Özellikle Kestel, Gürsu, Yıldırım ilçelerimizde yoğundurlar ve dernekleri de var. Acaba Bursa’ya bulundukları katkı ve etkileri nelerdir? Geldikleri kentlerdeki yaşam biçimlerini, kültürlerini Bursa’ya ne kadar aktarmaktadırlar ve bir değişime uğramışlar mıdır? Ya diğer kentlerden göçler? Bursa büyüyor da, amorf bir biçimde mi büyüyor her alanda? Araştıran var mı?
Yorum Ekle
İsim
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.