“KELEBEKLER” filmi üzerine kişisel düşünceler.


Refik TİRET

Refik TİRET

02 Mayıs 2018, 19:51

Yönetmen ´Tolga Karaçelik´
Sundance Film Festivali, Uluslararası Film Kategorisi, En İyi Film Ödülü.

BEYNİMDE KELEBEKLER UÇUŞUYOR

Ben de bir kaç saatliğine günlük hayatın sıradanlığından kurtulmak için izlenen filmlerin iyi bir tüketicisiyim. Aksiyon filmlerini, süper kahraman filmlerini de seyrediyorum, neredeyse bütün kurgunun birbirinin aynısı olduğu aşk filmlerini de izliyorum. Kızla oğlan tanışır, birbirlerine aşık olur. Sonra araya kötü adamlar, talihsizlikler girer yahut zaten bir araya gelmeleri başından itibaren çok zordur; yasak aşk, düşman aileler vesaire. Bütün bunlarla savaşırlar ve mutlu son. Tamam bazen biraz olsun şaşırtırlar ki oldukça nadirdir. Beklenmedik bir şekilde tam kavuşacakları anda birisi ölür ve dramatik mutsuz sonla biter. Çoğunlukla gülümseyerek ya da çok nadiren ağlayarak çıkarsınız sinemadan. Genellikle bu tür filmler bizi şaşırtmaz, düşündürmez yahut hayatı sorgulatmaz elbette.

İnanın küçümsemiyorum çünkü bir ihtiyacı giderirler. Hamburger, patates gibi tüketir ve kısa bir süre yetecek enerji dışında neredeyse hiçbirşey bırakmazlar bünyemizde. Söylediğim gibi bir ihtiyacı karşılamasalar zaten varolamazlar. Bilgi ve deneyimin neredeyse tamamen görsel yönteme indirgendiği bu çağda varolmaları kaçınılmaz ve gereklidir.

Klasik gişe filmi, sanat filmi analizlerine girecek değilim. İnternette bir arama motoruna yazın hemen karşınıza bu konuda yüzlerce makale, analiz çıkar zaten. “On soruda sanat filmi ne demek”, “izlemeden Pasolini uzmanı olun” türünden sahte bilgi ve görgü edindiren yazılar bile mevcut. Böyle bir çağda yazacağımız bir yazıda kendi kişisel duygu ve deneyimlerimizden başka ne anlatabiliriz ki?
Ben de öyle yapacağım ve cehaletin erdemine sığınıp dilediğimce kalem oynatacağım. Pardon klavye oynatacağım. Bu da olmadı ya neyse.

Bir film izledim ve bana bu yazıyı yazma motivasyonu verdi. Düşündürdü, güldürdü, hüzünlendirdi hatta kendi ailemle ilişkilerimi sorgulamama neden oldu. Üstelik iyi de vakit geçirdim.

İzlerken bazen; bu filmi bir yetişkin değil de bir çocuk mu çekti acaba diye düşündüğüm bazen de ilerleyen yaşımın getirdiği hayatı sorgulamanın sonucunda ulaştığım ve kendimce derin olduğunu zannettiğim felsefik sonuçları balon gibi patlatıveren mesajları görüp şaşırdım.

Kafam allak bullak oldu. Beynimde kelebekler uçuştu. Hatta hala kanatları hassas nöronlarıma dokunup bazen canımı yakmaya bazen de güldürmeye devam ediyorlar.

Aslında sınıflandırması ve hatta anlatması çok kolay bir film değil. En iyisi gidip kendiniz izleyin.

İddia ediyorum, ne tür bir film izlemek istiyorsanız, hangi ruh haliyle izlerseniz onu bulacaksınız. Neşeli, komik bir film izlemek istiyorsanız aynen onu izleyeceksiniz. Bol bol gülecek ve eğleneceksiniz. Hüzünlü, bunalımlı bir ruh haliyle gidip izlerseniz yine aradığınızı bulacağınızı iddia ediyorum. İnsanlarla ve özellikle ailenizle ilişkilerinizi sorgulamanız çok mümkün. Hayatın anlamı ya da anlamsızlığınızı sorgulayan bir film izlemek istiyorsanız bu film tam size göre. Tavsiyem şudur ki -eğer böyle bir şey mümkünse- olabildiğince nötr bir ruh hali ve beklentisiz olarak gidip filmin size yaşatma potansiyeli olan tüm duyguların tadına varın.

Yönetmen bu söylediklerimin hepsini nasıl başarmış bilmiyorum. Belki kendisi de bilmiyordur ama inanın başarmış. Eminim sadece bir tek duyguyu yaşatmak isteseydi klişeleri kullanarak çok daha kolay yapardı. Sadece ağlatmak, sadece güldürmek isteseydi denenmiş, sonucu garanti pek çok klişeden faydalanabilirdi. Böyle bir kolay yolu seçmemiş. Muhtemelen insanların filmi izledikten sonrak duygularını mümkün olduğunca onlara bırakarak sadece kafasındaki hikayeyi olduğu gibi yansıtmaya gayret etmiş.

Yazıyı filmi analiz eden teknik bir makaleye dönüştürmemek için bu konuda daha fazla yorum yapmadan kendi duygu ve düşüncelerime dönüyorum.

Bende en yoğun oluşan duygu merak oldu. Nasıl oluyor da karakterler hem bu kadar absürd ve gerçek dışıyken kendimi her biriyle bu kadar özdeşleştirip hikayenin içine girebildim. Astronot kıyafeti içinde babasının tabutunu taşıyan bir adam düşünebiliyor musunuz yahu?

Saçma mı geldi? Peki kaçımız kendi babasının tabutunu taşırken kendisini ona bu kadar yabancı hissetmedi ya da hissetmeyeceginden emin?

Peki hikaye bu kadar basit ve yalınken nasıl sonunu bu kadar heyecanla merak edebildim. Sözde çok daha ´sanatsal-felsefik´filmleri izledikten sonra bile nasıl bünyemde bu kadar kalıcı izler bırakmadılar. Nasıl oluyorda çok daha büyük bütçeli, ünlü insanların ´gişe filmlerinde´ bile bu kadar iyi vakit geçirmedim.

Bütün bunlar kişisel mi yoksa izleyenlerin çoğunluğunda benzer etkiler yarattı mı merak ediyorum.

Bir filmde son benim için çok önemlidir. Kafanızda filmin hikayesinin devam edip etmemesinde çok önemli bir etkisi vardır. Herkes gibi ben de süpriz sonlara bayılırım. Kelebekler filmindeki süpriz sonla ilgili söylemek istediğim sadece şu. Bu son gerçekten o kadar süpriz bir son ki ´süpriz son´ klişesine bile süpriz bir darbe indiriyor.

Filmin hiç mi beğenmediğim, eleştirmek istediğim bir sahnesi yahut yönü olmadı?

Elbette oldu ama gerçekten genelin yanında sabun köpüğü gibi kaldığı için onlar bende kalsın.

Yazıyı yönetmenin bir ropörtajında okuduğum bir cümle ile bitireyim.

“Çok da şeyetmemek lazım”.

İyi seyirler...

Meraklısına Notlar:

Bu yazıyı baştan sona üç defa yazdım. İlki filmi izledikten hemen sonra duyguların en yoğun olduğu anda onbeş dakikada yazılıp elendi. İkincsi çok teknik, malumatfuruş oldu. Bu sonuncusu filmi izledikten haftalar sonra sakin, huzurlu bir kasabada yine 15 dakika içerisinde yazıldı. Bu bilgi çok mu gerekli bilmiyorum ama çok da şeyetmiyorum açıkçası.

Yorum yapabilmek için üye girişi yapmanız gerekmektedir. Üye değilseniz hemen üye olun.