Teşekkürler hayat


Mehmet Ali Yılmaz

Mehmet Ali Yılmaz

Okunma 21 Ekim 2020, 11:41

Vay anasını…

Yıllara bak ya yıllara.

Nasıl da geçmiş Haydarpaşa treni gibi hızlıca.

Yazarınız 25 yaşında DSP Yıldırım İlçe Başkanı, çok değil, 27 yaşında da aynı partinin Bursa İl Başkanıydı.

İlçe binamız Tayyareci Mehmet Ali Paşa Caddesi’nin üzerinde, Orta Pazar’ın altındaki yoldan giderken sağda, iki katlı yığma tuğla bir binanın üstündeydi.

Önceki dönem görev yapan ilçe başkanı Ali Hatinoğlu tarafından kiralanmıştı; sağlığı, sıhhati yerindeyse selam olsun.

Artvinliydi Hatinoğlu, inşaat taşeronluğu filan gibi bir işler yapardı.

Partinin ilçe merkezi önceleri Bursa Eski Tıp Fakültesi’nin az yukarısında köşedeki bir binanın üst katındaydı…

Orası hani, belki pahalı geldi ya da mülk sahibi “artık çıkın” dedi, Tayyareci’nin oraya taşımışlardı bizim partinin ilçe merkezini.

Sene 89 filan, binanın alt katında bir birahane vardı.

O yıllarda daha çok fıçı bira içerdi millet.

Tuvaleti de arka tarafta, bizim bulunduğumuz üst kata çıkılan merdivenlerin altındaydı.

İçeride kafayı çeken biraperver sıkışmış vatandaşlar çişini yapmak için dışarı çıkar, eğer tek kişilik hela doluysa, merdivenlerin altına doğru “şarrr” diye siğerlerdi!..

Off!

Sidik kokardı her taraf!

İçinde alkol ve amonyağı bol sarhoş sidiği!

Hatta bizi eleştirirlerdi o yıllarda rakip partililer, “aşağıda içiyorlar, merdivene işiyorlar, sonra da yukarıya çıkıp siyaset yapıyorlar” diye!

Birahaneye bir kere bile uğrasak bari!

Neyse, bir adam gelirdi partiye Ecevitçi, her gün düzenli olarak uğrar, etrafın tozunu toprağını alırdı.

“Yusuf Er”

Artvinliydi O da.

Dili bile Gürcü şivesindendi.

Biz sidik kokulu parti merkezinden her akşam arabalarımıza binip, parti propagandalarına giderken DSP’yi, onun umdelerini anlatmaya çalışmak için, Yusuf Er de bizimle birlikte gelir, yanımızda eşlik ederdi.

“Koca Yusuf” gibi, pehlivan kıvamında bir adamdı Yusuf.

Yıllar yılı kovaladı.

Oradan sonra ara seçimler…

Uzun hikaye…

Yazarınız Yıldırım İlçesi’nin ardından, DSP’nin Bursa İl Başkanı oldu.

O da devam etti uzun süre, sonra DSP’ye veda zamanı gelmişti artık, Rahşan Ecevit’e “Korkunç Yenge” dedikten sonra istifa edip, işlerimin başına dönmüştüm bile.

Önce kısa bir süre Altıparmak’taki 1980’den sonra yeniden kurularak yerleştiği, Akademi’nin karşısındaki yeni binasında CHP İl Yönetim Kurulu Üyeliği…

Kader bu, gazetecilik günlerim başladı ardından.

Sönmez’in radyosunda haber müdürlüğü, Bursa Hakimiyet, ardından Bursa Haber’de günlük yazı süreci ve bir gazeteci için bu kentte doruk noktası sayılan, Olay Gazetesi’nde köşe yazarlığı…

Sonrasında mı?

Ohoo!

Flash TV, Yenibursa Gazetesi serüveni, Line TV, Meydan Gazetesi, A Gazete, Gazete Bursa, Yeni Marmara; daha kaç kapı dolaştım, hepsi ayrı macera!

Ahan da Olay’da aynı anda televizyonda programlar da yapıyordum yani, hikaye çok sizin anlayacağınız.

Sonra, oradan da kovulmadan önce bir gün santralden aradılar, “Yusuf Er diye bir bey sizinle görüşmek istiyor” diye…

“Hemen bağlayın” dedim.

Yıldırım’ın, Güllük Mahallesi’nde oturuyordu Yusuf.

DSP, Bursa’daki tüm ilçe ve merkez belediye başkanlıklarını kazanmış, iktidarın armuduna koymuştu artık benim yokluğumda!

Yıldırım Belediye Başkanı seçilen Ramazan Altunöz’le pek iyi değildi aram!

Ramazan hala bildiğimiz Ramazan!

Ben O’nu yazılarımla durmadan hırpalıyor, O da Olay Gazetesi binasının kaçak bölümlerini yıkmak için habire dozer yolluyordu Gürsu’nun o tarafa!

Hatta bir gün bu aksiyonlarından Cavit Çağlar’ın haberi oluyor, Ramazan’ı arayarak, “Gözün yiyorsa yık bakalım bu binayı” diyordu?!.

Ramazan’ın hayatta ne yemiş ki gözü bugüne dek?

İl yönetim kuruluma davet etmiştim O’nu zamanında, “Ben SHP’ye gideceğim” diye epeyce direnmiş, sonra zor ikna etmiştim.

SHP’de dış kapının mandalı bile olamayacakken adam DSP’de önce meclis üyesi, sonra da belediye başkanı seçileceğini nereden bilsin o yıllarda?

Çekiyordu tabi dozerleri geriye sonra.

Açtım telefonu…

Karşımda Yusuf Er.

“Benim oğlanı” dedi, “-Tofaş’tan mı” yoksa, “Reno’dan- mı işten çıkardılar”

Eee?

“Üst kata yerleştirdim bea!..”

Eee?

“Çuluk çocuk aç, Bi iş lazım Başkanım, felaket durumdayız?”

-Tamam, ne istiyorsun benden?

“Yıldırım Belediyesi’nden uğlana bir iş.”

Çok küstük ama Ramazan’la, bildiğiniz gibi değil o sıra!

Düşünsenize, adam benim çalıştığım gazete binasını yıkmak için dozer yolluyor habire!

Vay anasını sattığımın, adamın çocuğu aç bilaç işsiz, benim bir vakitler yönetim kurulu üyem olan Ramazan Altunöz belediye başkanı, yazarınız da o sıra artık gazeteci-yazar!

Yusuf Er’in ağlamaklı sesini işitince hemen santrali aradım:

“Bağlayın bana Ramazan Altunöz’ü.”

İki dakika sürmedi:

“Buyurun Başkanım?..”

-Ramazan Bey, ben senden bugüne kadar bir şey istedim mi?

“İstemedin başkanım.”

-Yusuf Er vardı ya hani, biz Yıldırım’dayken…

“Evet, vardı başkanım?..”

-O’nun oğlu zor durumdaymış, işsizmiş…

“Saat 2’ye kadar bana gelebilir mi başkanım?..”

Hemen Yusuf Er’i arattım öbür telefondan.

“Yolla oğlanı” dedim, hepsi bu kadar!

Yıllar geçti, yıllar!

Unuttum gitti ben bu olayı.

Sonra beni bir yazımdan ötürü oradan da kovdular ama 670 lira, ya da 670 bin lira gibi bir maaş alıyordum Olay’dan; bunun ötesinde Cavit Bey’in özel muhasebesinin hesabından da her ay 200 bin lira daha ekleniyor ve benim maaşım 870 bin lira oluyordu.

Sanıyorum, bir Ahmet Emin Yılmaz’a da yapıyorlardı bunu, bir de bana hani, yazarlar arasındaki maaş dengesi resmiyette bozulmasın diye…

Eyiydi yani keyfimiz, merde namerde muhtaç değildik çok şükür.

Sonra, ama sonra, dönemin Bursa Başsavcısının bir telefonuyla ben Olay’dan kovulduktan sonra, bir ay kadar kendime izin verip, mutlu olmak için balık tutmaya çalıştım.

O vakitlerde, Osmangazi Belediyesi’nin hemen yan tarafında bir “Macır Pazarı” vardı, oranın girişinde solda, balık avı malzemeleri satan bir adam bulunurdu.

Aldım oltamı ve sair gereçleri…

Haşlanmış mısır ve solucanlarımı…

Bursa’da gezmediğim dere, göl ve gölet kalmadı!

Ulan bir insan bir konuda bu kadar mı kabiliyetsiz olur?

Bir tane sazan tut be adam!

Vallahi tutamadım!

Serçe parmağım kadar balıkları yakalıyor, sonra salıyordum hepsini geriye.

Bir ay sonra artık memleketteki tüm balıklar bana gözleriyle gülerken, Bursa Hakimiyet’in başındaki Nuri Kolaylı aradı, “Bi görüşelim” diye?

-Buyur abi?

“Seninle çalışmak istiyoruz…”

-Ee tamam, ne öneriyorsunuz bana?

“Valla biz yazarlara 400 lira ya da neyse, 400 bin lira para veriyoruz…”

-Eee?

“Sana 450 bin lira verebiliriz en fazla.”

-Abi, ben bu parayla yaşayamam, nefes bile alamam!

“Valla ben onu bilemem” dedi, Nuri Kolaylı; Türkçesi’nin kibar şekli şuydu yani:

“Ne bok yersen ye!..”

İşte tam da o vakit dağıldı benim şirazem!

Hem gastecilik yapacaksın, hem de başka bir şeycilik!

Ohaa!

Yaşam enteresan bir şey…

Tesadüf o ya bir gün, Marmarabirlik Genel Müdürü Şevket Tamaç aradı; bir “görüşebilir miyiz” diye?

Gittim.

Heykel’den aşağı inerken, Ersan İşhanı’nın az altındaki binanın üstünde Marmarabirlik’in idari merkezi vardı o yıllarda.

Yönetim Kurulu Başkanı Kamuran Yılanlı’yla birlikte karşıladılar.

Dedi ki Avukat Şevket Bey, “Bize bir basın danışmanı gerekli. Seni ve yazılarını çok beğeniyoruz zaten. Bu göreve de seni istiyoruz ancak, bize tepki koyar, ters yanıt verirsin diye de çekiniyoruz açıkçası”!..

İşte tam da öyleydi anlayış o yıllarda!

Bir gazetecinin itibarı vardı; gazeteci, gazetecilikten başka iş yapmazdı, yapmamalıydı, tarafsız olabilmek için ona buna, ele güne muhtaç olmamalıydı.

Sonra bazı yavşak gazete patronları ve onların kulu kölesi gazete idarecileri bırakın bir yazara emeği ve birikimleri karşılığında ihtiyacı olduğu kadar para vermeyi, işi neredeyse üstüne ondan para alacak hale getirdiler!

“Tamam” dedim, “bu iş karşılığında ne sunacaksınız bana”?

“Valla” dedi Kamuran Bey, “gönlümüzden çok daha fazlası geçer ama bütçemiz kısıtlı, sana aylık 450 bin lira teklif edebiliriz”.

Allahh!

Kör istemiş bir göz, Allah vermiş iki göz!

Nuri abinin verdiğiyle birlikte ekonomik durumum eskisinden de iyi olacak.

Çare yok, evi geçindirmek lazım, çocuk okuyor ve o sıra sadece ben çalışıyorum; kabul edeceğim, muhtaç ve mecburum.

Abi, İzmir yolundaki yeni binayı da yaptı mı Marmarabirlik…

Bir de güzel, dayalı döşeli oda tahsis ettiler mi yazarınıza?

Bursa Hakimiyet’in asma katında rahmetli Aykan Uzoğuz, Necati Akgün ve Okan Tuna’yla birlikte kıç kıça düz dikişçiler gibi çalışıyoruz o sıra…

Okan arada bir soruyor, “Abi komünizm ne demek, sosyalizm ne demek”?

“Okan, bi git başımdan” diyemiyorum tabii, “emekten, artı değerden” başlayıp, sözü “felsefenin temel ilkeleriyle, Das Kapital’e kadar getirerek, insanlığın eşitlik mücadelesini” anlatıyorum çocuğa…

Hani işin içine biraz erotizm, aşk, cinayet ve romantizm girse, Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler (!) Birliği’nden sürgün edildikten sonra İstanbul’da bir süre Büyükada’da barınan, sonra da kaçtığı  Meksika’da, Frida’yla aşk yaşayan Troçki’yi, o sırada Frida’nın kız kardeşini düzmekle meşgul olan  kocası Diego’yu, ardından da insanlık tarihinin en acımasız katillerinden Stalin’in, bir buz baltasıyla kafasına vurarak İspanyol komünist ve aynı zamanda Rus ajanı olan Ramon Mercader’e öldürttüğü Lev’in hikayesini de anlatacağım ama Okan o sıralar henüz ergen sayılır!

Hem, zaten sabah işe geldikten yarım saat sonra koltuğunda uyumaya başlayan rahmetli Necati abinin (Akgün) horuldamaları mani oluyordu sohbetin daha da derinleşmesine!

Merhum Aykan Hoca da (Uzoğuz) biran önce yazısını yazıp, köpeği Rinti’ye koşmak için can atardı son yıllarında.

Aradan üç ay geçtikten sonra ne oldu biliyor musunuz?

Bizim Kamuran Yılanlı ve ekibini genel kurulda düşürdüler!

Haydaa, ya işte, yine vurmalı sazlarda Atilla Mayda!

Yeni seçilen Yönetim Kurulu Başkanı Refi Taviloğlu çağırıp, ağzımı aradı.

“Valla ben” dedim, “Kamuran bey ve ekibinin aleyhine herhangi bir faaliyette bulunmam, bu benim meşrebime sığmaz”!..

Ertesi gün çıkışımı verdiler.

Kaldım mı yine Nuri abinin verdiği 450 bin liraya!

Sanmayın ki şimdi yayın yapan gazetelerde durum farklı, sefalet ücretine iş yapıyor millet, başka bir yerde çalışıp, başka bir gelir elde etmeden yaşayabilmek mümkün değil artık.

Bir gün belediyelerde sendikacılık yapan 4-5 kişi geldi Bursa Hakimiyet’in asma katındaki yerime ziyarete.

Hak arıyorlarmış.

Haklarını dile getirmek için de kimi bulacaklar; dertlerini yazacak bir gazeteciyi elbette?

Çaylarını söyledim, başladık sohbet etmeye…

Sonra içlerinden gençten bir tanesi, “Abi, ben sizi tanıyorum” dedi.

Allah Allah!

Çocuğun siması hiç de bildik değil!

“N’erden tanıyosun, kimsin sen” dedim?

“Abi beni Yıldırım Belediyesi’ne, işe siz yerleştirdiniz; Yusuf Er’in oğluyum ben” dedi!

Haydaa, vurmalı sazlarda yine Atilla Maydaa!

Aradan yıllar geçmiş, o günden beri ne bir arayıp gelişmeden haberdar eden ya da bir telefon edip, “Bizim iş oldu” diye teşekkür eden hiç kimse yok!

Eğer olsa, ben de açıp Ramazan’a teşekkür edeceğim; eşşek değiliz elbette!

Sağ olsun yine de üzerimde hakkı vardır, Ramazan Altunöz o gün almış çocuğu hemen ve belediyede işe yerleştirmiş.

Daha önce işsiz ve zor durumdayken yeni vazifesine başlayan oğlan aradan yıllar geçince  kanlanıp, canlanmış; sendikacı olmuş, karşıma hak aramaya gelmiş!

Eyi, güzel…

“Her ay kaç para maaş alıyorsun evladım sen” dedim?

“Valla” diye başladı söze ve “işte sair eklentilerle filan elime aylık 2 milyon 720 bin lira filan geçiyor” yanıtını verdi!

İçimden “Hasss…” diyorum ama “tir” eki adem elmasında düğümleniyor!

“Peki, ne olması lazım yani, ne kadar daha istiyorsunuz çocuğum?..”

-Valla abi, bu devirde geçinebilmek için maaşlarımızın 3 milyon liranın üstüne çıkması şart!

“Hımm, anlıyorum!..”

Dört yüz elli bin lirayla, 3 milyon lira arasında gidip gidip geliyorum.

“Haklısınız” diyorum yaa…

“Çok acayip sömürüyorlarmış sizi!”

“Hakkaten bence olmuşken 3 değil, 5 filan olsun!..”

Hepsinin gözleri ışıldıyor.

“Evet, hakkımız” diyorlar!

Böyle bir şeydir işte gastecilik, kendin bir ömür boyunca 3 kuruşa sürünürsün, başkalarına yüz bin kuruşluk faydan olur.

Kendi hakkını asla arayamazsın, tüyü bitmemiş yetimin derdi seni bulur!

Davalarla, mahkemelerle uğraşır, üç-beş şerefsizin şikayetleri sonucu hapis riskiyle karşı karşıya kalırsın üstelik.

Olsun be!

Oduncunun baltası var, balcının bal tası var; öyle de olur, böyle de olur!

Alt tarafı bir yaşam işte, öyle de geçiyor, böyle de…

Ne demiş adamım Friedrich Nietzsche:

“Seni öldüremeyen düşman güçlendirir!..”

Sağlığına hayat, hiçbir zaman durağanlaşmasın, kalmasın bayat!

Yorum Ekle
İsim
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.