Tophaneden Bakarken Geleceği Planlamak


Hakkı Kavurmacı

Hakkı Kavurmacı

06 Kasım 2016, 21:03

Yaklaşık on beş aydır Bursa’dayım. İlk geldiğim günlerde bir arkadaşımla Tophaneye çıktık. Buradan Bursa’yı seyreylerken hem şaşırdım, hem kızdım ve hem de üzüldüm! Üzüldüm; çünkü tophaneden aşağı Bursa’yı seyretmek hiçte hoş değildi. Bir beton deryasına bakmak, gözlere zulümden başka ne faydası olabilir ki insana! Şaşırdım; hani hep Yeşil Bursa derlerdi ya, karşımdaki manzarada yeşilin “Y” si yoktu! Yeşil, her halde bu beton deryasından ürkerek Uludağ’a kaçmış! Kızdım, yıllardır yeşil Bursa diyerek aldatıldığımız için!




Bu görüşlerimi arkadaşıma da söyledim. “Yanılıyorsun, Bursa hakkında bir fikre varmak için acele etme” dedi. Evet, çok sürmedi, Bursa’ya alışıp biraz daha tanıdıkça yanıldığımı anladım, hatta Tophane’deki sözlerimden dolayı da pişmanlık bile yaşadım. Ve bu gün itibariyle Bursa hakkındaki fikrim; Bursa; Yeşil Bursa, Ulu Bursa unvanlarını layıkıyla hak etmektedir.
Ancak yine de misafirlerimizi ve turistleri Tophaneye çıkarmak hususunda tereddütlerim var. Hiç çıkarmayalım diyeceğim,  olmaz! Çünkü burası Şehrimizin en önemli tarihi ortamlarının başında gelmekte, dolayısıyla genellikle turist kafileleri gezilerine buradan başlamayı tercih ediyorlar. Lakin bir şekilde misafirlerimizin ve turistlerin buradan Bursa’ya bakmalarına engel olmamız lazım. Bunun içinde mutlaka bir formül üretmek, bir çare bulmak zorundayız!
Aslında şimdi çok daha ilginç bir fikir geldi aklıma; buradan ziyaretçilerimizi bizzat seyrettirelim ve gördükleri bu beton deryasının çarpık şehirleşmeye kötü bir örnek olarak özellikle sergilendiğini söyleyelim! Bunlar işin şakası tabi ki, ancak her türlü güzelliği içinde barındıran Bursa’mızın en büyük sıkıntısının da çarpık şehirleşme olduğu çırılçıplak karşımızda duran bir gerçekliktir.
Şehrin simgesi ulu çınarlar gibi yüzlerce yıllık tarihi eserler; camiler, hanlar, hamamlar, görenlerin hayran kaldığı tarihi konaklar, eski evler, ince sanat eseri çeşmeler hepsi yanı başlarına hoyratça dikilmiş, mimari kaygıdan, estetik ve görsellikten uzak beton binaların gölgelerinde kalarak, çarpık yapılaşmanın içerisinde kaybolmuşlar. Keşke zamanında iyi bir planlama yapılabilseymiş; şehir planlamacılar, mimarlar, sanat tarihçileri gibi işin uzmanlarınca hazırlanmış projeye göre Yıldırım Külliyesinden 1. Murat’a kadar, şehrin ortasında ki ‘Tarihi Şehir’ sit alanı olarak tescillenip, bu alan içerisinde kesinlikle tarihi yapıları gölgeleyecek yükseklikte yapılara izin verilmeyip ancak tarihi dokuya uygun yapılaşmaya müsaade edilseymiş. Şimdi Tophane’den bakarken başka bir Bursa seyrediyor olacaktık ve misafirlerimizi özellikle Tophaneye çıkarıp, onlar şehri hayranlıkla seyreylerken bizde gururla bu harika manzara içerisinde tek tek görünen tarihi eserler hakkında bilgiler vermenin keyfini yaşayacaktık.
Son zamanlarda tarihi eserlere karşı yerel yönetimlerinin yükselen ilgisi sevindirici. Şehirdeki tarihi eserlerin ve tarihi-kültürel-folklorik yönlerden önem ve özelliği olan, mimari ve görsellik açısından da önem arz eden yapıların çevreleri açılıp, düzenlenmekte. Yıkılmış veya çok kütü durumda olanlar tespit edilerek orijinaline yakın bir şekilde yeniden yapılmakta veya restore edilmekteler. Bunlar güzel şeyler. Ancak keşke böyle tek tek eserler üzerinde çalışmalar yapmak yerine bölgesel bir düzenlemeye gidilse. Yani bir sokaktaki tarihi eserin bitişiğindeki birkaç yapıyı kaldırıp o eserin çevresini açmak yerine o sokak hatta mahalle baştanbaşa tarihi özelliklerine ve tarihi dokuya uygun olarak düzenlenebilse daha iyi olmaz mı?  




Daha önceki bir yazımda da bahsettiğim gibi ‘kavimler göçü’ misali yoğun göç akımları sebebiyle Bursa’da maalesef planlı bir kentleşme yapılamamış. Dolayısıyla bundan kaynaklı birçok sorunla karşı karşıya kalmışız. Bu gün Bursa’da herkesin hem fikir olduğu en önemli sorun trafiktir! İşte trafikte yaşanan sıkıntıların müsebbibi de yine çarpık şehirleşme. Bu çarpık şehirleşmeyle ilgili hep geçmişi suçlarız. Deriz ki, o günün insanları geleceği iyi görememişler, kendi zamanlarının ihtiyacına göre işler yapmışlar. Bu tespit doğru kabul edilebilir. Zaten Ülkemizin de genel sıkıntısı, geleceğe yönelik, uzun vadeli planlar projeler yapamamamız değilmi? Günlük, o anki ihtiyaca göre; şehirlerimizde öyle, kanunlarımız-kurallarımızda öyle, öyle değil mi? Hatta geçmişte geleceğe yönelik planlamalar yapamadıklarını iddia ederek suçladıklarımız bana göre bu günkülerden yani bizden daha başarılı olmuşlar! Onlar en azından yaşadıkları dönemin ihtiyaçlarına göre bir şeyler yapmışlar ve kendi ihtiyaçlarını karşılayabilmişler. Fakat bu gün yapılanlara veya yaptıklarımıza baktığımızda bırakın geleceği, bu gününün ihtiyaçlarına bile cevap veremeyen işler yapmaktayız.
70-80 yıl önce kurulmuş bir mahalleyi düşünün. Sokakları daracık. O gün motorlu taşıtlar yoktu veyahut tek tüktü. At arabalarına ve yayalara göre düzenlenmiş sokakları. Bu gün kentsel dönüşüm adı altında bu yapılar sökülüyor ki, bunları söküp kaldırmak hem daha kolay, hem de düşük bir maliyetle halledilebilmekte. Yerlerine koca koca beton bloklar dikiliyor. Fakat gelin görün ki bu dev blokların aralarında, arkalarında-önlerinde bırakılan sokaklar, o sökülen 50-60 yıl, hatta daha uzun zaman önce yapılan tek katlı, iki katlı binalar arsındaki at-eşek arabalarına göre düzenlenmiş eski sokaklar darlığında! Bu bloklarda onlarca aile, yüzlerce insan yaşayacak ve hemen hemen hepsinin de mutlaka en azından birer araçları da olacaktır. Peki, bu insanlar nereden gidip gelecekler, nereye araçlarını park edecekler?
İşte, geçmiştekiler en azından 20-30 yıllık ihtiyaçlarını karşılayabilecek planlamalar yapabilmişlerken, günümüzde, özellikle şehir ve ilçelerimizi planlarken yukarıda da söylediğimiz gibi bu günün ihtiyaçlarına bile cevap verebilecek planlamalar yapılamamakta. Aslında tamda burada kıymetli arkadaşım Ömer Beyin, dergimiz de yer alan, “Şehri Planlarken” başlıklı yazısı geldi aklıma ve o yazının sadece bir paragrafı bile benim anlatmaya çalıştığım meramımı fazlasıyla ortaya koyuyor. Dolayısıyla daha fazla lafı uzatmadan Ömer Beyin yazısından bahsettiğim paragrafla yazımı noktalıyorum:
“Kurutuluş savaşı bitmiş, Türkiye cumhuriyeti kurulmuş ve Lozan barış anlaşması imzalanmıştır. Yeni devlet Anadolu’nun üzerinde yükselme kararı almış ve başkentini Kurtuluş Savaşının merkezi olan küçük kasabanın olmasına karar vermiştir. Ankara aynı zamanda bir semboldür. Yeni devletin, Cumhuriyetin sembolüdür. Küçük bir kasaba olarak kalamaz, geleceğin büyük ve gelişmiş devletinin baş şehri olarak büyük bir şehir olmak zorundadır. Bu büyük şehir için planlar yapılırken ülkemizde bu konuda uzmanlaşmış kimse olmadığından, mecburen dışarıdan, Avrupa’dan mimarlar getirilir. Planlar çizilir. Bunlardan bir tanesi de İtalyan şehir mimarıdır. 1935 yılında, Çankaya köşkünde, bir akşam yemeğinin peşine, Gaziye, hazırlanmış olan şehir planı sunulur. Gazi, planı inceler ve ”Bu caddeler neden iki şeritli daha geniş olması gerekmez mi?” diye merakla bekleyenlere sorar. Mimar cevap verir “Ama efendim! Günde buradan en fazla 300 araba geçmekte bu çok değil mi?” Gazi, hafifçe gülümseyerek ya yüz yıl sonra, yüz yıl sonrada 300 arabamı geçecek diye sorar. Mimar susar, çevresindekiler de öyle içlerinden bazıları Gazinin alkollü olması nedeniyle bu sorunun yarın bir daha sorulması ve verilen cevaba göre planda değişiklik yapılmasının daha uygun olduğunu düşünürler. Yarın aynı soru Gaziye bir daha sorulur.” Efendim! Caddelerin genişliği nasıl olsun?” Gazi, kafasını kaldırır ve soruyu soranlara sert bir bakış atar ve ”Ben size caddelerin genişliği artırılsın demedim mi?” Diye sorar.
İşte Gazinin devlet adamlığının sırrı burada yatar, aldığı alkolün etkisinde bile yüz yıllık plan yapmaktadır..”                    
 
Yorum yapabilmek için üye girişi yapmanız gerekmektedir. Üye değilseniz hemen üye olun.